Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ( Prof. Dr.). Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı kurucu üyesi, Anayasa Hukuku Araştırmalar Derneği Kurucu Başkanı, Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Uluslararası Merkezi Başkan Yardımcısı (Limoges), nstitut de Droit de l’Expression et de l’Inspiration Française üyesi, İnsan Hakları Dünya Forumu Bilim Konseyi Üyesi.
İnsan Hakları ve Demokrasi ile ilgili temel metinler, kaynaklar, sınıfta kullanılacak yazılı, görsel malzemeler, etkinlik ve plan örnekleri...
5 Mayıs 2018 Cumartesi
5 Ekim 2017 Perşembe
"Beyaz Adam" Ne yaptı? Bir Öykü Yardımıyla İnsan Haklarını Çalışmak
Dilara Kahyaoğlu
2017
Aşağıdaki Ray Bradbury'nin öyküsünü okuyunca insan hakları eğitimlerinde kullanılmaya çok uygun olduğunu düşündüm. Biraz uzun ama değer.
Bu uzun bir çalışma olacaktır. Sorular arasından seçim yapılabilir. Yeni sorular ilave edilebilir. Ama aşamaları birbirinden ayırmaya dikkat etmeli ve bu anlayışa uymalı diyorum. Çünkü bu çalışmanın esas amacı -bir çok hedefin yanısıra- "eleştirel düşünme" alıştırması yapmaktır.
Çalışma Planı
Birinci Adım
Okuma/Anlama:
Öykü sınıfta yüksek sesle okunabilir veya katılımcılardan/öğrencilerden okuyup gelmeleri istenebilir veya sınıfta sessiz okuma yapılır, herkes bireysel olarak okur. Ben deneyimime dayanarak sesli okumayı öneriyorum, bırakın biraz zaman geçsin, asla kayıp değildir.
İkinci yol; roller dağıtılır ve kitap canlandırma yoluyla okunabilir. Okuma Tiyatrosu tarzında bir şey öneriyorum.
İkinci Adım
Yapılandırılmış Tartışma/Düşünme/Anlama:
Aşağıdaki gibi sorular yardımıyla düşünme/tartışma süreci yaşanır.
Üçüncü Adım
Eleştirel Tartışma:
Son Adım
Şimdilik Son Sözler
* Ray Bradbury bir distopya yazmış. Zamanın ilerlediğini düşünün; siyahlar ve beyazlar Mars'ta birlikte yaşıyorlar... Sizce öyküdeki distopik dünya, ütopik bir dünyaya dönüşmüş müdür? Eşit, özgür adaletli bir dünya her iki taraf için de sağlanmış mıdır? Serbestçe düşüncelerinizi söyleyiniz. Sınır yok...
** Siyaseten uygun olan isimlendirmeyi, sıfatı kullanmak, insan hakları ilkelerine uygun bir dil kullanmak. Politically correct...
VE öykü şu:
Gün Geldi Devran Döndü
Haberleri duyduklarında restoranlardan, kafelerden, otellerden çıkıp gökyüzüne baktılar. Kara ellerini yukarı bakan beyaz gözlerine siper ettiler. Ağızları açık bakıyorlardı. Sıcak öğle vakti gölgeleri yere vuran zencilerin gökyüzüne baktığı kasabalar binlerce kilometre boyunca uzanıyordu.
Mutfağındaki Hattie Johnson kaynayan çorbanın üzerini kapadı, ince parmaklarını bir beze sildi ve evin arka tarafındaki sundurmaya doğru dikkatlice yürüdü.
“Anne, gel! Hey, anne, gelsene, kaçıracaksın!”
“Hey, anne!”
Üç küçük zenci oğlan tozla kaplı bahçede dans edip bağırıyordu. Ara sıra eve sabırsızca bakıyorlardı.
“Geliyorum,” dedi Hattie ve tel kapıyı açtı.
“Bu söylentiyi de nereden duydunuz?”
“Jones’un mekânında, anne. Bir roket geliyormuş, yirmi yıldan beri gelen ilk roketmiş ve bir beyaz adam taşıyormuş!”
“Beyaz adam da nedir? Hiç görmedim.”
“Anlarsın ne olduğunu,” dedi Hattie.- “Çok yakında anlarsın beyaz adamı.”
“Anlat bize, anne. Eskiden yaptığın gibi anlat.” Hattie somurttu. “Uzun zaman önceydi. O zamanlar küçük bir kızdım. 1965 senesiydi.”
“Bize beyaz adamı anlat, anne!”
Hattie gelip bahçede durdu, ince, beyaz bulutların olduğu mavi ve berrak Mars gökyüzüne ve uzaklarda sıcaktan kavrulan Mars tepelerine baktı. Sonunda konuştu, “Öncelikle, elleri beyazdır.”
“Beyaz eller!” Çocuklar şakalaşıyor, birbirlerine vuruyordu.
“Kolları da beyazdır.”
“Beyaz kollar!” Çocuklar yuhaladı.
“Yüzleri de beyazdır.”
"Beyaz yüz mü? Sahiden mi?”
Yüzüne saçtığı tozun hapşırttığı çocuklardan en ufak olanı “Bunun gibi mi beyaz, anne?” dedi. “Böyle mi beyaz?”
“Ondan da beyaz,” dedi Hattie ciddi bir sesle, tekrar bakışlarını gökyüzüne yöneltti. Gözlerinde kaygı vardı, sanki bir fırtına görmeyi bekliyordu ve bunu görememek onu endişelendiriyordu. “İçeri girseniz iyi olacak.”
“Ah, anne!” Duyduklarına inanamadıkları bakışlarından belliydi. “Seyretmemiz lazım, seyretmezsek olmaz. Bir şey olmaz, değil mi?”
“Bilmiyorum. İçimde bir his var, o kadar.”
“Gemiyi görmek istiyoruz sadece, bir de belki havaalanına gidip şu beyaz adama bakarız. Beyaz adam nasıl olur ki, anne?”
“Bilmiyorum. Bilmiyorum,” dedi Hattie düşünceli düşünceli başını sallayarak.
“Biraz daha anlat!”
“Beyaz insanlar hepimizin yirmi yıl önce geldiği Dünya’da yaşar. Biz kalkıp Mars’a geldik, yerleştik, şehirler kurduk ve buradayız. Artık Dünyalı değil, Marslıyız. Bunca zamandır da hiçbir beyaz adam buraya gelmedi. Hikaye böyle.”
“Neden gelmediler, anne?”
“Çünkü biz buraya geldikten hemen sonra Dünya’da atom savaşı çıktı. Birbirlerini havaya uçurdular. Bizi unuttular. Yıllar sonra savaş bittiğinde roketleri kalmamıştı. Yeni roketleri ancak şimdi yapabildiler. İşte şimdi, yirmi yıl sonra, ziyarete geliyorlar.” Çocuklarını uyuşuk gözlerle süzdü ve yürümeye başladı. “Burada bekleyin. Elizabeth Brown’ın evine gidiyorum. Bir yere gitmeyeceğinize söz veriyor musunuz?”
“Gitmek istiyoruz ama kalacağız.”
“Tamam, o zaman.” Koşarak aşağı sokağa gitti. Brown ailesinin evine vardığında tüm ailenin arabaya tıkıştığını gördü. “Merhaba, Hattie! Atla sen de!”
Koşmaktan nefesi kesilmişti. “Nereye gidiyorsunuz?”
“Beyaz adamı görmeye!”
“Doğru,” dedi Bay Brown ciddi bir sesle. Arabadakileri gösterip, “Bu çocuklar hiç beyaz adam görmedi, ben de neredeyse neye benzediklerini unutmuşum.”
“Beyaz adama ne yapacaksınız?” diye sordu Hattie.
“Ne mi yapacağız?” diye sordu herkes. “Sadece bakacağız işte, hepsi bu.”
“Emin misiniz?”
“Ne yapacaktık ki başka?”
“Bilmem ki,” dedi Hattie. “Sorun çıkabilir diye düşünmüştüm.”
“Ne sorunu çıkacakmış?”
“Bilirsin işte,” dedi Hattie muğlak bir tonla, utanmıştı. “Onu linç etmeyeceksiniz, değil mi?”
“Linç etmek mi?” Herkes gülmüştü. Bay Brown diz kapağına vurup kahkaha attı. “Tanrı seni korusun, çocuğum, hayır! Gidip elini sıkacağız. Öyle değil mi, millet?”
“Evet, evet.”
Karşı yönden bir araba daha geldi ve Hattie seslendi. “Willie!”
“Buralarda ne yapıyorsun? Çocuklar nerede?” diye bağırdı kocası, kızgınlıkla. Diğerlerine baktı. “Enayi gibi o adamın gelişini görmeye mi gidiyorsunuz?”
“Aynen öyle,” diye onayladı onu Bay Brown gülümseyerek.
“Silahlarınızı yanınıza alın o zaman,” dedi Willie. “Ben eve kendi silahımı almaya gidiyorum.”
“Willie!”
“Arabaya bin, Hattie.” Willie kapıyı sıkıca açık tutup Hattie lafını dinleyinceye kadar ona baktı. Diğerlerine tek laf etmeden tozlu yolda hızla ilerledi.
“Willie, bu kadar hızlı gitme!”
“Hızlı gitmeyeyim mi? Göreceğiz şimdi.” Yolun arabasının altında kayıp gitmesini izledi. “Bunca yıl sonra ne hakla buraya geliyorlar? Neden bizi rahat bırakmıyorlar? Neden kendilerini eski dünyada havaya uçurup bizi rahat bırakmadılar ki?”
“Willie, bir Hıristiyan böyle konuşmamalı.”
“Kendimi hiç de Hıristiyan hissetmiyorum,” dedi Willie öfkeyle, direksiyon sallarken. “Zalimlik hissediyorum. Yıllar boyunca tüm o yaptıkları, anneme ve babama, senin anne ve babana yaptıklarını hatırlıyor musun? Babamı Knockwood Tepesi’nde nasıl astıklarını, annemi nasıl vurduklarını hatırlıyor musun? Yoksa senin hafızan da diğerleri gibi kısa mı?”
“Hatırlıyorum,” dedi Hattie.
“Doktor Phillips ve Bay Burton’u, onların büyük evlerini, annemin çamaşır kulübesini, babamın yaşlıyken bile çalışmaya devam etmesini, Doktor Phillips ve Bay Burton’un ona onu asarak teşekkür etmesini hatırlarsın. “Eh,” dedi Willie, “Gün geldi, devran döndü. Şimdi göreceğiz bakalım kimin aleyhine kanunlar çıkıyor, kim kimi linç ediyor, kim tramvayda arka koltuklara oturuyor, kim tiyatroda ayrı yerlere sıkıştırılıyor? Bekleyip göreceğiz.”
“Ah, Willie, beladan bahsediyorsun.”
“Herkes bundan bahsediyor. Herkes bu gün hakkında kafa yormuştur, asla gerçekleşmeyeceğini düşünmüştür. Beyaz adamın Mars’a geldiği gün nasıl bir gün olurdu? Ama o gün geldi ve bundan kaçamayız.”
“Beyazların burada yaşamasına izin vermeyecek misin?”
“Elbette.” Willie gülümsedi, ama bu zalimlik taşıyan bir gülümsemeydi, gözlerinde de çılgınlık vardı. “Gelip burada yaşayıp çalışabilirler, neden olmasın? Bunu hak etmek için tek yapmaları gereken şehirdeki kendi gecekondu mahallelerinde yaşamak, ayakkabılarımızı boyamak, çöpümüzü süpürmek, sinemada balkonun son sırasına oturmak. Tek istediğimiz bu. Bir de haftada bir kez bir iki tanesini asacağız. Bu kadar.”
“İnsan gibi konuşmuyorsun ve bu benim hoşuma gitmiyor.”
“Alışman gerekecek,” dedi Willie. Evin önüne geldiğinde frene asıldı ve arabadan atlarcasına indi. “Bir halat ve silahlarımı getir. işi usulüne göre yapacağız.”
“Ah, Willie,” diye yakardı Hattie. Willie eve koşup arkasından kapıyı çarparken Hattie arabada oturdu kaldı.
Hattie eve girdi. Eve girmek istememişti, ama Willie tavan arasını birbirine katmış, silahları bulana kadar çılgınlar gibi küfür edip durmuştu. Karanlık tavan arasında silahların gaddar metalinin parıldadığını gördü, ama karanlıkta Willie’yi göremiyordu, sadece ettiği küfürleri duyuyordu, sonunda Willie’nin uzun bacakları bir toz yağmuruyla beraber tavan arasından indi. Silahların haznelerini üfledi ve getirdiği pirinç fişekleri haznelere doldurmaya başladı. Yüzünde sertlik, ciddiyet ve yaşananlardan doğan, insanın içini kemiren bir öfke vardı. Ellerini birden, kontrolsüzce sallıyor “Bizi rahat bıraksınlar, bizi neden rahat bırakmıyorlar?” diye mırıldanıp duruyordu.
“Willie, Willie.”
“Sen de - sen de.” Willie ona aynı bakışı attı ve öfkesinin bir kısmı Hattie’nin zihnine dokundu. Çocuklar dışarıda gevezelik ediyordu.
“Süt gibi beyazmış dedi annem. Süt gibi beyaz.”
“Bu solmuş çiçek gibi beyaz mı?”
“Yazı yazdığın tebeşir kadar beyaz.”
Willie evden fırladı. “İçeri girin, çocuklar. Kapıyı üzerinize kilitleyeceğim. Beyaz adamı görmeyeceksiniz, onlardan bahsetmeyeceksiniz, hiçbir şey yapmayacaksınız. Gelin içeri.”
“Ama baba-”
Willie çocukları iterek kapıdan içeri soktu ve gidip bir kova boyayla bir şablon aldı. Garaja girip uzun, kalın bir halat aldı. Halatı elleriyle bir celladın ilmeğine dönüştürürken, bir yandan da gökyüzünü dikkatle izliyordu.
Ve sonra arabadaydılar, arkalarında toz bulutu bırakarak ilerliyorlardı. “Yavaşla, Willie.”
“Vakit yavaşlama vakti değil. Vakit acele etmek vakti ve ben de acele ediyorum.”
Yol boyunca gökyüzünü izleyen insanlar veya arabalarının üzerine tırmananlar veya arabalarıyla yolda gidenler vardı. Bazı arabalardan dünyadaki tüm kötülüklerin sona erişini gözlemleyen teleskoplar gibi yükselen silahlar uzanıyordu.
Hattie silahlara baktı. “insanlarla konuşuyordun,” diye suçladı kocasını.
“Öyle yapıyordum,” diye onayladı onu Willie homurdanarak. Şiddetli bakışlarla yolu izliyordu. “Her evde durdum ve onlara ne yapacaklarını anlattım. Silah, boya ve halat getirmelerini, hazır olmalarını söyledim. Ve işte hepimiz buradayız, karşılama komitesi olarak onlara şehrin anahtarını takdim etmeye hazırız. Evet, efendim!”
Hattie içinde büyüyen dehşeti itmek için ince ellerini birbirlerine bastırdı. Arabanın diğer arabalar arasında hızla ilerlediğini hissetti. Onlara “Hey, Willie, bak!” diye seslenenleri duyuyordu. Hızla ilerlerken, ellerinde halatlarla silahlar olan insanları ve onlara gülümseyen ağızlarını görebiliyordu.
“İşte geldik,” dedi Willie ve frene basarak arabayı toz içinde sessizliğe gömdü. Kapıyı tekmeleyerek açtı, silahları yüklenmişti, dışarı çıktı ve havaalanı çimenliğinde sürüklemeye başladı. “Neler yaptığını düşündün mü, Willie?”
“Yirmi yıldır tek yaptığım düşünmek oldu. Dünya’dan ayrıldığımda on altı yaşındaydım ve oradan ayrıldığıma memnundum,” dedi Willie. “Orada ne benim, ne senin, ne de bizim gibiler için hiçbir şey yoktu. Ayrıldığıma hiç üzülmedim. Burada huzur bulduk, ilk defa rahat bir nefes aldık. Gel şimdi.”
Willie onu karşılamaya gelen kalabalığı iterek ilerledi.
“Willie, Willie, ne yapacağız?”
“Al sana bir silah,” dedi Willie. “Sana da. Sen de al.” Silahları kollarını vahşice ileri atarak dağıtıyordu. “Sana bir tabanca. Sana bir pompalı tüfek.” insanlar birbirlerine o kadar yakındı ki silah almak için uzanan binlerce kollu tek bir siyah vücutmuş gibi duruyorlardı. “Willie, Willie.”
Hattie kocasının yanında dik ve sessizce duruyordu, dudaklarını sımsıkı kapatmıştı, gözleriyse ıslak ve hüzünlüydü. “Boyayı getir,” dedi Willie. Hattie bir galon sarı boyayı o an önünde yeni boyanmış ve üzerinde BEYAZ ADAMIN İNİŞİNE GİDER yazan bir tabela duran troleybüsün yanaşmakta olduğu alana taşıdı. Troleybüsten inenler çimenliğe dağılmış, gökyüzüne bakıyor ve yürürken tökezliyorlardı. Piknik sepetli kadınlar, hasır şapkalı, gömleklerinin kollarını sıvamış erkekler vardı. Troleybüs boştu ama motoru çalışıyordu. Willie troleybüse girdi, boya kutularını açtı, boyayı karıştırdı, fırçalardan birini denedi, şablonu çıkardı ve koltuklardan birine çıktı.
“Hey, oradaki!” Kondüktör bozuk paraları şıngırdatarak arkasından gelmişti. “Ne yaptığını sanıyorsun, in oradan!”
“Ne yaptığımı görüyorsun. Sakin ol.”
Ve Willie sarı boyayı şablonla sürmeye başladı. Yaptığı işten gurur duyarak bir A ve R ve K çizdi. Willie işini bitirdiğinde kondüktör gözlerini kısıp parıldayan sarı kelimeleri okudu: ARKA BÖLÜM BEYAZLAR İÇİNDİR Gözlerini kırptı. ARKA BÖLÜM. Kondüktör, Willie'yi baktı ve gülümsemeye başladı.
“Sana uyar mı bu?” diye sordu Willie, geri çekilerek.”
“Hem de çok iyi uyar, efendim,” dedi kondüktör.
Hattie ellerini göğüslerinin üzerinde tutarak' dışarıdan tabelaya bakıyordu.
Willie büyümekte olan kalabalığa döndü. Yavaşlayarak yaklaşan ve duran her araba, yakındaki kasabadan gelen her troleybüs kalabalığı büyütüyordu.
Willie bir kutunun üzerine çıktı. “Önümüzdeki bir saat içinde tüm troleybüslere yazı yazacak bir delegasyon kuralım. Gönüllü var mı?”
Eller kalktı.
“Hadi bakalım!”
Gittiler.
“Tiyatrolarda son iki sıra koltuğu iplerle beyazlara ayıracak delegasyon kuralım.”
Başka eller kalktı.
“Hadi!”
Koşarak gittiler.
Willie, terlemiş ve yorulmuş, ama enerjisinden gurur duyarak, eli yere bakan eşinin omzunda, etrafa bakındı. “Bakalım başka ne var. Ah, evet. Bugün kanun çıkaralım, ırklar arası evlilik olmasın!”
“Haklı,” dedi birçok insan.
“Tüm boyacı çocuklar işi bugün bıraksın.”
“Hemen şimdi bırakıyoruz!” Şehrin her yerinde bazıları taşıdıkları bezleri neşe içinde yere attı. “Asgari ücret yasası da çıkaralım, değil mi?”
“Elbette!”
“Beyazlara saatte en az on sent verin!”
“Haklı!”
Şehrin belediye başkanı koşarak geldi. “Willie Johnson, in aşağıya!”
“Başkan, kimse beni buradan indiremez.”
“Milleti galeyana getiriyorsun, Willie Johnson.”
“Amaç da bu zaten.”
“Çocukken nefret ettiğin şeyi yapıyorsun. Hakkında bağırıp çağırdığın beyazların bir kısmından farksızsın.”
“Başkan, gün geldi, devran döndü,” dedi Willie, ona bakmıyordu bile. Aşağıdaki yüzlere bakıyordu; kimi gülümsüyor, kimi kuşkulu, kimi şaşkın, bazıları korkmuş, tereddüt ederek geri çekiliyordu.
“Pişman olacaksın,” dedi başkan.
“Seçime gidip yeni başkan seçeceğiz,” dedi Willie. Orada burada yeni tabelaların asıldığı şehre baktı: MÜŞTERİ KISITLAMASI: Bu işyerinde müşteriye hizmet hakkı istenildiğinde iptal edilebilir. Willie sırıttı ve ellerini birbirine vurdu. Tanrım! Troleybüsler durduruluyor ve arka koltukları gelecekteki yolcuları için beyaza boyanıyordu. Kıkırdayan adamlar tiyatroları işgal ediyor, arka sıraları iplerle ayırıyorlardı. Eşleriyse kaldırımlarda şaşkın şaşkın dururken çocuklar bu korkunç anları görmesinler diye dayak atıla atıla evlere sokuluyordu.
“Hepimiz hazır mıyız?” dedi Willie Johnson elinde özenle bağlanmış ilmekle.
Kalabalığın yarısı “Hazırız!” diye bağırdı. Kalabalığın diğer yarısıysa alçak sesle konuşuyor, ortalıkta parçası olmak istemedikleri bir kabustaki figürler gibi dolaşıyordu.
“İşte, geliyor!” diye bağırdı ufak bir çocuk.
Kalabalıktaki başlar tek bir ipe bağlı kukla kafaları gibi hep birlikte yukarı döndü.
Gökyüzünde, çok yüksekte, çok güzel bir roket üçgen şeklinde turuncu alevler çıkararak ilerliyordu. Daireler çizgi ve alçaldı, herkes nefesini tutuyordu. Roket indi, çimenlikte birkaç yeri tutuşturmuştu. Alev söndü ve roket bir anlığına sessizliğe büründü ve sonra, çıt çıkarmadan kalabalığın bakışları altında, geminin yanındaki büyük kapı dışarıya oksijen saldı, kapı açıldı ve yaşlı bir adam dışarıya çıktı.
“Bir beyaz adam, bir beyaz adam, bir beyaz adam...” Kelimeler beklenti içindeki kalabalıkta arka sıralara doğru ilerledi, çocuklar birbirlerinin kulaklarına fısıldıyor, itişip kakışıyordu. Kelimeler dalgalar halinde kalabalığın ve açık pencerelerinden boya kokusu yayılan troleybüslerin rüzgarlı güneş ışığında durduğu yere kadar gitti. Fısıldamalar kendini tüketip yok olmuştu.
Kimse hareket etmedi.
Beyaz adam uzun boylu ve dik duruşluydu, ama yüzünde derin bir yorgunluk vardı. Bugün traş olmamıştı ve gözleri ölmeden sahip olunabilecek en yaşlı gözlerdi. Gözleri renksizdi, geçen yıllar bu gözleri neredeyse bembeyaz ve kör etmişti. Çalı gibi incecikti. Elleri titriyordu ve kalabalığa bakarken geminin lumbar ağzına yaslanmak zorunda kalmıştı.
Yarım bir gülümsemeyle tek elini kaldırdı ama sonra geri çekti.
Kimse hareket etmedi.
Kalabalıktaki yüzlere baktı, belki silahları ve halatları gördü ama görmedi ve belki boyanın kokusunu aldı. Kimse ona sormadı. Konuşmaya başladı. Çok sessiz ve yavaşça başladı, sözünün kesilmesini ummamıştı ve sözü kesilmedi, sesi çok yorgun, yaşlı ve solgundu.
“Kim olduğumun önemi yok,” dedi. “Ne de olsa sizin için bir isim olacağım, o kadar. Ben de sizin isimlerinizi bilmiyorum. Buna sonra geleceğiz.” Duraksadı, bir anlığına gözlerini kapadı ve sonra devam etti:
“Yirmi yıl önce Dünya’dan ayrıldınız. Bu çok, çok uzun bir zaman. Yirmi yüzyıl gibi, o kadar çok şey oldu ki. Siz gittiniz ve savaş geldi.” Yavaşça başını salladı. “Evet, büyük savaş. Üçüncü savaş. Uzun sürdü. Geçen yıla kadar. Tüm şehirleri bombaladık New York’u ve Londra’yı ve Moskova’yı ve Paris’i ve Şangay’ı ve Bombay’ı ve İskenderiye'yi. Hepsini yıktık. Ve büyük şehirleri bitirdiğimizde küçük şehirlere geçtik, onları atom bombalarıyla bombaladık ve yaktık.”
Artık şehirlerin, mekanların ve sokakların adlarını vermeye başlamıştı. Ve yaşlı adam isimleri verirken kalabalıktan fısıltılar yükselmeye başladı. “Natchez’i yok ettik...”
Bir fısıltı.
“Ve Colombus, Georgia...”
Başka bir fısıltı.
“New Orleans’ı yaktık...”
Bir iç çekiş.
“Ve Atlanta...”
Başka bir iç çekiş.
“Greenwater, Alabama’dan da bir şey kalmadı.” Willie Johnson başını salladı ve ağzı açıldı. Hattie bunu ve Willie’nin siyah gözlerine gelen farkındalığı görmüştü.
“Hiçbir şey kalmadı,” dedi havaalanındaki yaşlı adam ağır ağır konuşarak. “Pamuk tarlaları yandı.” Ah, dedi herkes.
“Pamuk fabrikaları bombalandı-”
“Ah.”
“Her şey radyoaktif artık. Tüm yollar ve çiftlikler ve gıdalar radyoaktif. Her şey.” Başka kasaba ve köylerin isimlerini saymaya devam etti.
“Tampa.”
“Benim memleketim,” diye fısıldadı biri.
“Fulton.”
“Burası da benim,” dedi biri.
“Memphis.”
“Memphis. Memphis’i mi yaktılar?” Şaşkın bir soru.
“Memphis havaya uçtu.”
“Memphis’teki Dördüncü Cadde?”
“Hepsi,” dedi yaşlı adam.
Kalabalık heyecanlanmıştı. Yirmi yıl sonra hepsi geri geliyordu. Kasabalar ve mekânlar, ağaçlar ve tuğla binalar, tabelalar ve kiliseler ve ailelerin işlettiği dükkanlar, hepsi oraya toplanan insanlar arasında yüzeye çıkıyordu. Her isim bir hatıraya dokundu ve başka bir günü düşünmeyen kimse kalmadı. Çocuklar hariç hepsinin yaşı buna yeterdi.
“Laredo.”
“Laredo’yu hatırlıyorum.”
“New York City.”
“Harlem’de dükkanım vardı.”
“Harlem bombalandı.”
Uğursuz kelimeler. Tanıdık, hatırlanan mekânlar. O mekânları yıkık hayal etme çabası.
Willie Johnson şu kelimeleri fısıldadı; “Greenwater, Alabama. Benim doğduğum yer. Hatırlıyorum.”
Gitmişti. Hepsi gitmişti. Adam öyle diyordu. Adam devam etti, “Böylece, o zamanki ve şimdiki aptallığımızla, her şeyi yok ettik ve her şeyi mahvettik. Milyonları öldürdük. Dünya’da her tür ve tipten 500.000 insandan fazlası olduğunu sanmıyorum. Tüm enkazdan ancak bu tek roketi yapabilecek kadar metal çıkarabildik ve bu ay Mars’a sizden yardım istemeye geldik.”
Adam tereddüt etti ve burada ne bulabileceğini anlamak için kalabalıktaki yüzlere baktı, ama alacağı tepkiyi kestiremiyordu.
Hattie Johnson eşinin kolunun sertleştiğini hissetti, parmaklarının halatı kavradığını gördü.
“Aptallık ettik,” dedi yaşlı adam sessizce. “Dünya’yı ve medeniyeti başımıza yıktık Hiçbir şehrin enkazını kaldırmaya değmez, yüzyıl boyunca radyoaktif kalacaklar. Dünya’nın işi bitti. O dönem sona erdi. Yirmi yıldır binip de Dünya’ya dönmeyi denemediğiniz roketleriniz var. Sizden onları kullanmanızı istemeye geldim. Dünya’ya gelin, hayatta kalanları alın ve onları Mars’a getirin. Hayatımıza devam etmemiz için bize yardım edin. Aptalca davrandık. Tanrı’nın önünde aptallığımızı ve kötülüğümüzü itiraf ediyoruz. Tüm Çinliler ve Hintliler ve Ruslar ve İngilizler ve Amerikalılar, hepimiz. Bizi aranıza kabul etmenizi istiyoruz. Mars topraklarınız sayısız yüzyıldır nadasa bırakılmış; herkese yetecek kadar yer var; toprak verimli, tarlalarınızı gördüm. Gelip sizin için toprağı işleriz. Evet, bunu bile yaparız. Bize yapacağınız her şeyi hak ediyoruz, yeter ki bizi kabul edin. Sizi hemen şimdi karar vermeye zorlayamam. İsterseniz gemime binip geri giderim, bu mesele de kapanır. Sizi bir daha rahatsız etmeyiz. Ama buraya gelir, sizin için çalışır, sizin bizim için yaptığınız şeyleri yaparız. Evlerinizi temizler, yemeklerinizi yapar, ayakkabılarınızı boyarız ve kendimize, başkalarına ve size yaptığımız şeyler için Tanrı’nın şahitliğinde gururumuzdan vazgeçeriz.
Adam konuşmasını bitirmişti.
Sessizliğin de sessizliği yaşanıyordu. Elinizde tutabileceğiniz, kalabalığın üzerine uzak bir fırtınanın basıncı gibi düşen bir sessizlikti. Kalabalıktakilerin uzun kolları gün ışığında kara sarkaçlar gibi uzanırken gözleri hareket etmeyen, fakat cevap bekleyen yaşlı adamın üzerindeydi.
Willie Johnson halatı elinde tutuyordu. Etrafındakiler ne yapacağını görmek için onu izliyordu. Hattie, eşinin kolunu sıkarak, bekliyordu.
Hattie kalabalığın nefretine dokumak istedi. Nefreti evirip çevirecek, ufak bir çatlak bulacaktı. Sonra bir çakıl taşını veya büyükçe bir taşı veya bir tuğlayı sökecekti ve daha sonra duvarın bir kısmını. Ve bir kez başlayınca, tüm o devasa yapı büyük bir gürültüyle çökecek, işi bitecekti. Şimdi sallanmaya başlamıştı bile. Ama hangisi kilit taşıydı ve ona nasıl ulaşacaktı? Onlara nasıl dokunmalı ve nefretlerini yıkmak için İçlerinde bir şeyi nasıl uyandırmalıydı?
Güçlü sessizliğin içindeki Willie’ye baktı ve durum hakkında bildiği tek şey Willie, yaşamı ve ona olanlardı. Willie birden kilit taşı olmuştu. Birden neyin sökülebileceğini, hepsinin içine neyin gevşetilip koparılabileceğini anlamıştı.
“Bayım...” Hattie ileri çıktı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Kalabalık ona baktı; Hattie kalabalığın bakışlarını hissedebiliyordu. “Bayım...”
Adam yorgun bir gülümsemeyle ona döndü.
“Bayım,” dedi Hattie, “Greenwater, Alabama’daki Knockwood Tepesi’ni biliyor musunuz?” Yaşlı adam arkasına dönüp gemideki biriyle konuştu. Bir süre sonra fotoğrafik bir harita yaşlı adama uzatıldı. Yaşlı adam elinde haritayla bekledi.
“O tepedeki koca meşe ağacını biliyor musunuz, bayım?”
Koca meşe. Willie’nin babasının vurulduğu, asıldığı ve sabah rüzgarında sallanırken bulunduğu yer.
“Evet.”
“Hala duruyor mu?” diye sordu Hattie. “Gitmiş,” dedi yaşlı adam. “Havaya uçmuş. Ne tepe kalmış, ne ağaç. Görüyor musun?” Yaşlı adam fotoğrafa dokundu.
“Şuna bir bakayım,” dedi Willie ileri atılıp haritaya bakarak.
Hattie yaşlı adama bakıp göz kırptı, kalbi heyecanla çarpıyordu.
“Bana Greenwater’ı anlatın,” dedi Hattie çabucak.
“Ne bilmek isterdiniz?”
“Doktor Phillips’e ne oldu, yaşıyor mu?” Roketin içindeki bir cihazda cevap aranırken geçen bir dakika...
“Savaşta ölmüş.”
“Ya oğlu?”
“Ölmüş.”
“Evine ne olmuş?”
“Yanmış. Tıpkı diğer evler gibi.”
“Knockwood Tepesi’ndeki şu diğer koca ağaç?”
“Ağaçların hepsi yanıp gitti.”
“O ağaç da gitmiş mi, emin misiniz?” dedi Willie.
“Evet.”
Willie’nin bedeni gevşer gibi oldu.
“Bay Burton’ın evi ve Bay Burton’a ne oldu peki?”
“Tek bir ev bile kalmadı, tıpkı insanlar gibi.”
“Bayan Johnson’ın çamaşır kulübesi, annemin mekanı?”
Vurulduğu yer.
“O da gitmiş. Her şey gitti. Fotoğraflar burada, kendiniz bakabilirsiniz.”
Fotoğraflar dokunulmak, bakılmak ve üzerlerinde düşünmek için oradaydı. Roket fotoğraflarla ve sorulara cevaplarda doluydu. Her kasaba, her bina ve her mekan.
Willie elinde halatla duruyordu.
Dünya’yı, yeşil Dünya’yı, doğup büyüdüğü yeşil kasabayı hatırladı ve şimdi o kasabanın parçalarına ayrıldığını, yıkıldığını, tüm binalarıyla, tüm sözde ve sahici kötülükleriyle havaya uçup dağıldığını düşündü. Tüm o sert adamlar gitmişti, ahırlar, demirciler, dondurmacılar, barlar, köprüler, linç ağaçları, saçma kaplı tepeler, yollar, inekler, mimozalar, kendi evi, uzun nehrin kıyısındaki o büyük sütunlu evler, kadınların sonbahar ışığında kanat çırpan güveler kadar narin olduğu cenaze evleri de çok uzaktaydı. Soğukkanlı adamların ellerinde içki, veranda parmaklarına dayanmış silahlarıyla sallanan sandalyelerinde sallandığı, sonbahar havasını İçlerine çekerek ölümü düşündükleri evler. Gitmişti, hepsi gitmişti ve bir daha geri dönmeyeceklerdi. Şimdi apaçık ortadaydı. Bu medeniyetin tümü konfeti gibi parçalanmış ve ayaklarına serpiştirilmişti. Geriye nefret edilecek hiçbir şey kalmamıştı, boş bir fişek veya bir parça halat veya bir ağaç, hattâ bir tepe bile kalmamıştı. Geriye sadece bir roketteki yabancı insanlar, ayakkabılarını boyayacak, troleybüslerin arka koltuklarında yolculuk edecek veya tiyatroda arka sıralarda oturacak insanlar kalmıştı.
“Bunu yapmak zorunda değilsiniz,” dedi Willie Johnson.
Hattie, Willie’nin büyük ellerine baktı.
Parmakları açılıyordu.
Willie’nin bıraktığı halat yerde kıvrılıp kaldı.
Şehrin sokaklarında koşarak çabucak hazırlanan yeni tabelaları söktüler, tramvaylardaki sarı yazıların üzerini boyadılar, tiyatro balkonlarındaki ipleri kestiler, silahlarını boşaltıp halatlarını kaldırdılar.
“Herkes için yeni bir başlangıç,” dedi Hattie, arabayla eve dönerken.
“Evet,” dedi Willie sonunda. “Tanrı’nın sayesinde birazımız orada, birazımızsa burada hayatta kaldı. Artık ne olacağı hepimize bağlı. Aptallık devri kapandı. Aptal değil, başka bir şey olmalıyız. O konuşurken bunu anladım. Artık beyaz adamın da bizim hep olduğumuz kadar yalnız olduğunu anladım. Bizim de uzun zaman olduğumuz gibi evsiz kalmış. Artık herkes eşit. Eşit seviyede tekrar başlayabiliriz.”
Hattie eve gidip çocukları çıkarırken Willie hareket etmeksizin arabada oturdu. Çocuklar babalarını görmek için koşarak geldi. “Beyaz adamı gördün mü? Beyaz adamı gördün mü?” diye bağırdılar.
“Evet, efendim,” dedi direksiyon başında oturan ve parmaklarıyla yavaşça yüzünü ovan Willie. “Bana öyle geliyor ki bugün beyaz adamı ilk kez gerçekten gördüm. Onu tüm açıklığıyla gördüm.”
Ray Bradbury, Resimli Adam içinde: "Gün Olur Devran Döner", "The lllustrated Man", İthaki Yayınları, Ağustos 2012, İstanbul. Türkçe çeviri: İlker Sönmez
2017
Aşağıdaki Ray Bradbury'nin öyküsünü okuyunca insan hakları eğitimlerinde kullanılmaya çok uygun olduğunu düşündüm. Biraz uzun ama değer.
Bu uzun bir çalışma olacaktır. Sorular arasından seçim yapılabilir. Yeni sorular ilave edilebilir. Ama aşamaları birbirinden ayırmaya dikkat etmeli ve bu anlayışa uymalı diyorum. Çünkü bu çalışmanın esas amacı -bir çok hedefin yanısıra- "eleştirel düşünme" alıştırması yapmaktır.
Çalışma Planı
Birinci Adım
Okuma/Anlama:
Öykü sınıfta yüksek sesle okunabilir veya katılımcılardan/öğrencilerden okuyup gelmeleri istenebilir veya sınıfta sessiz okuma yapılır, herkes bireysel olarak okur. Ben deneyimime dayanarak sesli okumayı öneriyorum, bırakın biraz zaman geçsin, asla kayıp değildir.
İkinci yol; roller dağıtılır ve kitap canlandırma yoluyla okunabilir. Okuma Tiyatrosu tarzında bir şey öneriyorum.
İkinci Adım
Yapılandırılmış Tartışma/Düşünme/Anlama:
Aşağıdaki gibi sorular yardımıyla düşünme/tartışma süreci yaşanır.
- *Yazar bu öyküyü ne zaman yazmış olabilir? Veya hangi tarihe gönderme yapıyor? Öykünün içinde bu konuda bir ipucu var mı?
- *(Yukarıdaki sorunun cevabı verildikten sonra: 1965) Bu tarihte siyah insanların neler yaşadığını öyküde verilen ipuçlarından yola çıkarak listeleyiniz.
- *(Uzunca bir liste ortaya çıkmış olmalı) Burada verilen örnekleri doğrulayabilecek kanıtlara, belgelere, verilere sahip miyiz? (Bu noktada sınıfa araştırma izni/ödevi verilir)
- *(Doğruluğunu kanıtladıktan sonra ki elbette doğru.. Ama yine de bu araştırma işini yaptırmalı. Ezberden biliyorum demelerini değil, araştırma yapmalarını, kanıt bulmalarını istiyoruz) Neden? Neden siyah insanlar böyle bir yaşantı ile karşı karşıya bırakılmış olabilir? Niye beyaz insanlar, siyah insanlara bu olanları reva gördü?
- *Beyaz Adam'ın başına ne gelmiş? Öyküdeki ipuçlarından yararlanarak özetleyiniz.
- Herkes aynı şekilde mi davranıyor? Örneklerle açıklayınız. (Çok azı farklı davranıyor ama farklı davranan var cevabı verildikten sonra) Neden?
Üçüncü Adım
Eleştirel Tartışma:
- *Siyahlar, Mars'a gelen Beyaz Adam'a ne yapmak, istiyor? Haklılar mı? Nedenleriyle birlikte yanıt verilmeli.
- *Beyaz Adam, siyahlara karşı işlenen suçların farkında mı? Samimi mi? Öyküdeki ipuçlarını kullanarak yanıt veriniz ama bu noktada kendi düşüncelerinizi de söyleyebilirsiniz.
- *Siyahlar neden fikir değiştiriyor? Örneklerle açıklanmalı.
- *Yazarın; siyah insanlar, siyahlar (Veya Amerikalı Afrikalı, Renkli, Siyahi) yerine "zenci" (Negro, Nigger) ismini kullanmasının nedeni ne olabilir? Bu isimlendirme, "politik doğruculuk" adına eleştirilecek/yerilecek bir durum mudur?**
- *Beyaz adama ders/ceza vermek isteyenler arasında kadınlar ön planda değil. Bunun nedeni ne olabilir?
- *Hattie de aynı acıları yaşamış. Ama farklı davranıyor. Neden?
- *Tek bir kişi insanları etkiledi, yönlendirdi. Bu mümkün mü? Neden? Nasıl? Buna benzer başka örnekler biliyor musunuz?
- *Yukarıdaki 4. soruyu düşününüz. Bu sorun sadece siyahları ilgilendiren bir sorun mu? Buna benzer başka örnekler biliyor musunuz? Açıklayınız.
- *Öykünün bitiş cümlesini düşününüz. Willie, ne demek istiyor? Şu: “Bana öyle geliyor ki bugün beyaz adamı ilk kez gerçekten gördüm. Onu tüm açıklığıyla gördüm.”
Son Adım
Şimdilik Son Sözler
* Ray Bradbury bir distopya yazmış. Zamanın ilerlediğini düşünün; siyahlar ve beyazlar Mars'ta birlikte yaşıyorlar... Sizce öyküdeki distopik dünya, ütopik bir dünyaya dönüşmüş müdür? Eşit, özgür adaletli bir dünya her iki taraf için de sağlanmış mıdır? Serbestçe düşüncelerinizi söyleyiniz. Sınır yok...
** Siyaseten uygun olan isimlendirmeyi, sıfatı kullanmak, insan hakları ilkelerine uygun bir dil kullanmak. Politically correct...
VE öykü şu:
Gün Geldi Devran Döndü
Haberleri duyduklarında restoranlardan, kafelerden, otellerden çıkıp gökyüzüne baktılar. Kara ellerini yukarı bakan beyaz gözlerine siper ettiler. Ağızları açık bakıyorlardı. Sıcak öğle vakti gölgeleri yere vuran zencilerin gökyüzüne baktığı kasabalar binlerce kilometre boyunca uzanıyordu.
Mutfağındaki Hattie Johnson kaynayan çorbanın üzerini kapadı, ince parmaklarını bir beze sildi ve evin arka tarafındaki sundurmaya doğru dikkatlice yürüdü.
“Anne, gel! Hey, anne, gelsene, kaçıracaksın!”
“Hey, anne!”
Üç küçük zenci oğlan tozla kaplı bahçede dans edip bağırıyordu. Ara sıra eve sabırsızca bakıyorlardı.
“Geliyorum,” dedi Hattie ve tel kapıyı açtı.
“Bu söylentiyi de nereden duydunuz?”
“Jones’un mekânında, anne. Bir roket geliyormuş, yirmi yıldan beri gelen ilk roketmiş ve bir beyaz adam taşıyormuş!”
“Beyaz adam da nedir? Hiç görmedim.”
“Anlarsın ne olduğunu,” dedi Hattie.- “Çok yakında anlarsın beyaz adamı.”
“Anlat bize, anne. Eskiden yaptığın gibi anlat.” Hattie somurttu. “Uzun zaman önceydi. O zamanlar küçük bir kızdım. 1965 senesiydi.”
“Bize beyaz adamı anlat, anne!”
Hattie gelip bahçede durdu, ince, beyaz bulutların olduğu mavi ve berrak Mars gökyüzüne ve uzaklarda sıcaktan kavrulan Mars tepelerine baktı. Sonunda konuştu, “Öncelikle, elleri beyazdır.”
“Beyaz eller!” Çocuklar şakalaşıyor, birbirlerine vuruyordu.
“Kolları da beyazdır.”
“Beyaz kollar!” Çocuklar yuhaladı.
“Yüzleri de beyazdır.”
"Beyaz yüz mü? Sahiden mi?”
Yüzüne saçtığı tozun hapşırttığı çocuklardan en ufak olanı “Bunun gibi mi beyaz, anne?” dedi. “Böyle mi beyaz?”
“Ondan da beyaz,” dedi Hattie ciddi bir sesle, tekrar bakışlarını gökyüzüne yöneltti. Gözlerinde kaygı vardı, sanki bir fırtına görmeyi bekliyordu ve bunu görememek onu endişelendiriyordu. “İçeri girseniz iyi olacak.”
“Ah, anne!” Duyduklarına inanamadıkları bakışlarından belliydi. “Seyretmemiz lazım, seyretmezsek olmaz. Bir şey olmaz, değil mi?”
“Bilmiyorum. İçimde bir his var, o kadar.”
“Gemiyi görmek istiyoruz sadece, bir de belki havaalanına gidip şu beyaz adama bakarız. Beyaz adam nasıl olur ki, anne?”
“Bilmiyorum. Bilmiyorum,” dedi Hattie düşünceli düşünceli başını sallayarak.
“Biraz daha anlat!”
“Beyaz insanlar hepimizin yirmi yıl önce geldiği Dünya’da yaşar. Biz kalkıp Mars’a geldik, yerleştik, şehirler kurduk ve buradayız. Artık Dünyalı değil, Marslıyız. Bunca zamandır da hiçbir beyaz adam buraya gelmedi. Hikaye böyle.”
“Neden gelmediler, anne?”
“Çünkü biz buraya geldikten hemen sonra Dünya’da atom savaşı çıktı. Birbirlerini havaya uçurdular. Bizi unuttular. Yıllar sonra savaş bittiğinde roketleri kalmamıştı. Yeni roketleri ancak şimdi yapabildiler. İşte şimdi, yirmi yıl sonra, ziyarete geliyorlar.” Çocuklarını uyuşuk gözlerle süzdü ve yürümeye başladı. “Burada bekleyin. Elizabeth Brown’ın evine gidiyorum. Bir yere gitmeyeceğinize söz veriyor musunuz?”
“Gitmek istiyoruz ama kalacağız.”
“Tamam, o zaman.” Koşarak aşağı sokağa gitti. Brown ailesinin evine vardığında tüm ailenin arabaya tıkıştığını gördü. “Merhaba, Hattie! Atla sen de!”
Koşmaktan nefesi kesilmişti. “Nereye gidiyorsunuz?”
“Beyaz adamı görmeye!”
“Doğru,” dedi Bay Brown ciddi bir sesle. Arabadakileri gösterip, “Bu çocuklar hiç beyaz adam görmedi, ben de neredeyse neye benzediklerini unutmuşum.”
“Beyaz adama ne yapacaksınız?” diye sordu Hattie.
“Ne mi yapacağız?” diye sordu herkes. “Sadece bakacağız işte, hepsi bu.”
“Emin misiniz?”
“Ne yapacaktık ki başka?”
“Bilmem ki,” dedi Hattie. “Sorun çıkabilir diye düşünmüştüm.”
“Ne sorunu çıkacakmış?”
“Bilirsin işte,” dedi Hattie muğlak bir tonla, utanmıştı. “Onu linç etmeyeceksiniz, değil mi?”
“Linç etmek mi?” Herkes gülmüştü. Bay Brown diz kapağına vurup kahkaha attı. “Tanrı seni korusun, çocuğum, hayır! Gidip elini sıkacağız. Öyle değil mi, millet?”
“Evet, evet.”
Karşı yönden bir araba daha geldi ve Hattie seslendi. “Willie!”
“Buralarda ne yapıyorsun? Çocuklar nerede?” diye bağırdı kocası, kızgınlıkla. Diğerlerine baktı. “Enayi gibi o adamın gelişini görmeye mi gidiyorsunuz?”
“Aynen öyle,” diye onayladı onu Bay Brown gülümseyerek.
“Silahlarınızı yanınıza alın o zaman,” dedi Willie. “Ben eve kendi silahımı almaya gidiyorum.”
“Willie!”
“Arabaya bin, Hattie.” Willie kapıyı sıkıca açık tutup Hattie lafını dinleyinceye kadar ona baktı. Diğerlerine tek laf etmeden tozlu yolda hızla ilerledi.
“Willie, bu kadar hızlı gitme!”
“Hızlı gitmeyeyim mi? Göreceğiz şimdi.” Yolun arabasının altında kayıp gitmesini izledi. “Bunca yıl sonra ne hakla buraya geliyorlar? Neden bizi rahat bırakmıyorlar? Neden kendilerini eski dünyada havaya uçurup bizi rahat bırakmadılar ki?”
“Willie, bir Hıristiyan böyle konuşmamalı.”
“Kendimi hiç de Hıristiyan hissetmiyorum,” dedi Willie öfkeyle, direksiyon sallarken. “Zalimlik hissediyorum. Yıllar boyunca tüm o yaptıkları, anneme ve babama, senin anne ve babana yaptıklarını hatırlıyor musun? Babamı Knockwood Tepesi’nde nasıl astıklarını, annemi nasıl vurduklarını hatırlıyor musun? Yoksa senin hafızan da diğerleri gibi kısa mı?”
“Hatırlıyorum,” dedi Hattie.
“Doktor Phillips ve Bay Burton’u, onların büyük evlerini, annemin çamaşır kulübesini, babamın yaşlıyken bile çalışmaya devam etmesini, Doktor Phillips ve Bay Burton’un ona onu asarak teşekkür etmesini hatırlarsın. “Eh,” dedi Willie, “Gün geldi, devran döndü. Şimdi göreceğiz bakalım kimin aleyhine kanunlar çıkıyor, kim kimi linç ediyor, kim tramvayda arka koltuklara oturuyor, kim tiyatroda ayrı yerlere sıkıştırılıyor? Bekleyip göreceğiz.”
“Ah, Willie, beladan bahsediyorsun.”
“Herkes bundan bahsediyor. Herkes bu gün hakkında kafa yormuştur, asla gerçekleşmeyeceğini düşünmüştür. Beyaz adamın Mars’a geldiği gün nasıl bir gün olurdu? Ama o gün geldi ve bundan kaçamayız.”
“Beyazların burada yaşamasına izin vermeyecek misin?”
“Elbette.” Willie gülümsedi, ama bu zalimlik taşıyan bir gülümsemeydi, gözlerinde de çılgınlık vardı. “Gelip burada yaşayıp çalışabilirler, neden olmasın? Bunu hak etmek için tek yapmaları gereken şehirdeki kendi gecekondu mahallelerinde yaşamak, ayakkabılarımızı boyamak, çöpümüzü süpürmek, sinemada balkonun son sırasına oturmak. Tek istediğimiz bu. Bir de haftada bir kez bir iki tanesini asacağız. Bu kadar.”
“İnsan gibi konuşmuyorsun ve bu benim hoşuma gitmiyor.”
“Alışman gerekecek,” dedi Willie. Evin önüne geldiğinde frene asıldı ve arabadan atlarcasına indi. “Bir halat ve silahlarımı getir. işi usulüne göre yapacağız.”
“Ah, Willie,” diye yakardı Hattie. Willie eve koşup arkasından kapıyı çarparken Hattie arabada oturdu kaldı.
Hattie eve girdi. Eve girmek istememişti, ama Willie tavan arasını birbirine katmış, silahları bulana kadar çılgınlar gibi küfür edip durmuştu. Karanlık tavan arasında silahların gaddar metalinin parıldadığını gördü, ama karanlıkta Willie’yi göremiyordu, sadece ettiği küfürleri duyuyordu, sonunda Willie’nin uzun bacakları bir toz yağmuruyla beraber tavan arasından indi. Silahların haznelerini üfledi ve getirdiği pirinç fişekleri haznelere doldurmaya başladı. Yüzünde sertlik, ciddiyet ve yaşananlardan doğan, insanın içini kemiren bir öfke vardı. Ellerini birden, kontrolsüzce sallıyor “Bizi rahat bıraksınlar, bizi neden rahat bırakmıyorlar?” diye mırıldanıp duruyordu.
“Willie, Willie.”
“Sen de - sen de.” Willie ona aynı bakışı attı ve öfkesinin bir kısmı Hattie’nin zihnine dokundu. Çocuklar dışarıda gevezelik ediyordu.
“Süt gibi beyazmış dedi annem. Süt gibi beyaz.”
“Bu solmuş çiçek gibi beyaz mı?”
“Yazı yazdığın tebeşir kadar beyaz.”
Willie evden fırladı. “İçeri girin, çocuklar. Kapıyı üzerinize kilitleyeceğim. Beyaz adamı görmeyeceksiniz, onlardan bahsetmeyeceksiniz, hiçbir şey yapmayacaksınız. Gelin içeri.”
“Ama baba-”
Willie çocukları iterek kapıdan içeri soktu ve gidip bir kova boyayla bir şablon aldı. Garaja girip uzun, kalın bir halat aldı. Halatı elleriyle bir celladın ilmeğine dönüştürürken, bir yandan da gökyüzünü dikkatle izliyordu.
Ve sonra arabadaydılar, arkalarında toz bulutu bırakarak ilerliyorlardı. “Yavaşla, Willie.”
“Vakit yavaşlama vakti değil. Vakit acele etmek vakti ve ben de acele ediyorum.”
Yol boyunca gökyüzünü izleyen insanlar veya arabalarının üzerine tırmananlar veya arabalarıyla yolda gidenler vardı. Bazı arabalardan dünyadaki tüm kötülüklerin sona erişini gözlemleyen teleskoplar gibi yükselen silahlar uzanıyordu.
Hattie silahlara baktı. “insanlarla konuşuyordun,” diye suçladı kocasını.
“Öyle yapıyordum,” diye onayladı onu Willie homurdanarak. Şiddetli bakışlarla yolu izliyordu. “Her evde durdum ve onlara ne yapacaklarını anlattım. Silah, boya ve halat getirmelerini, hazır olmalarını söyledim. Ve işte hepimiz buradayız, karşılama komitesi olarak onlara şehrin anahtarını takdim etmeye hazırız. Evet, efendim!”
Hattie içinde büyüyen dehşeti itmek için ince ellerini birbirlerine bastırdı. Arabanın diğer arabalar arasında hızla ilerlediğini hissetti. Onlara “Hey, Willie, bak!” diye seslenenleri duyuyordu. Hızla ilerlerken, ellerinde halatlarla silahlar olan insanları ve onlara gülümseyen ağızlarını görebiliyordu.
“İşte geldik,” dedi Willie ve frene basarak arabayı toz içinde sessizliğe gömdü. Kapıyı tekmeleyerek açtı, silahları yüklenmişti, dışarı çıktı ve havaalanı çimenliğinde sürüklemeye başladı. “Neler yaptığını düşündün mü, Willie?”
“Yirmi yıldır tek yaptığım düşünmek oldu. Dünya’dan ayrıldığımda on altı yaşındaydım ve oradan ayrıldığıma memnundum,” dedi Willie. “Orada ne benim, ne senin, ne de bizim gibiler için hiçbir şey yoktu. Ayrıldığıma hiç üzülmedim. Burada huzur bulduk, ilk defa rahat bir nefes aldık. Gel şimdi.”
Willie onu karşılamaya gelen kalabalığı iterek ilerledi.
“Willie, Willie, ne yapacağız?”
“Al sana bir silah,” dedi Willie. “Sana da. Sen de al.” Silahları kollarını vahşice ileri atarak dağıtıyordu. “Sana bir tabanca. Sana bir pompalı tüfek.” insanlar birbirlerine o kadar yakındı ki silah almak için uzanan binlerce kollu tek bir siyah vücutmuş gibi duruyorlardı. “Willie, Willie.”
Hattie kocasının yanında dik ve sessizce duruyordu, dudaklarını sımsıkı kapatmıştı, gözleriyse ıslak ve hüzünlüydü. “Boyayı getir,” dedi Willie. Hattie bir galon sarı boyayı o an önünde yeni boyanmış ve üzerinde BEYAZ ADAMIN İNİŞİNE GİDER yazan bir tabela duran troleybüsün yanaşmakta olduğu alana taşıdı. Troleybüsten inenler çimenliğe dağılmış, gökyüzüne bakıyor ve yürürken tökezliyorlardı. Piknik sepetli kadınlar, hasır şapkalı, gömleklerinin kollarını sıvamış erkekler vardı. Troleybüs boştu ama motoru çalışıyordu. Willie troleybüse girdi, boya kutularını açtı, boyayı karıştırdı, fırçalardan birini denedi, şablonu çıkardı ve koltuklardan birine çıktı.
“Hey, oradaki!” Kondüktör bozuk paraları şıngırdatarak arkasından gelmişti. “Ne yaptığını sanıyorsun, in oradan!”
“Ne yaptığımı görüyorsun. Sakin ol.”
Ve Willie sarı boyayı şablonla sürmeye başladı. Yaptığı işten gurur duyarak bir A ve R ve K çizdi. Willie işini bitirdiğinde kondüktör gözlerini kısıp parıldayan sarı kelimeleri okudu: ARKA BÖLÜM BEYAZLAR İÇİNDİR Gözlerini kırptı. ARKA BÖLÜM. Kondüktör, Willie'yi baktı ve gülümsemeye başladı.
“Sana uyar mı bu?” diye sordu Willie, geri çekilerek.”
“Hem de çok iyi uyar, efendim,” dedi kondüktör.
Hattie ellerini göğüslerinin üzerinde tutarak' dışarıdan tabelaya bakıyordu.
Willie büyümekte olan kalabalığa döndü. Yavaşlayarak yaklaşan ve duran her araba, yakındaki kasabadan gelen her troleybüs kalabalığı büyütüyordu.
Willie bir kutunun üzerine çıktı. “Önümüzdeki bir saat içinde tüm troleybüslere yazı yazacak bir delegasyon kuralım. Gönüllü var mı?”
Eller kalktı.
“Hadi bakalım!”
Gittiler.
“Tiyatrolarda son iki sıra koltuğu iplerle beyazlara ayıracak delegasyon kuralım.”
Başka eller kalktı.
“Hadi!”
Koşarak gittiler.
Willie, terlemiş ve yorulmuş, ama enerjisinden gurur duyarak, eli yere bakan eşinin omzunda, etrafa bakındı. “Bakalım başka ne var. Ah, evet. Bugün kanun çıkaralım, ırklar arası evlilik olmasın!”
“Haklı,” dedi birçok insan.
“Tüm boyacı çocuklar işi bugün bıraksın.”
“Hemen şimdi bırakıyoruz!” Şehrin her yerinde bazıları taşıdıkları bezleri neşe içinde yere attı. “Asgari ücret yasası da çıkaralım, değil mi?”
“Elbette!”
“Beyazlara saatte en az on sent verin!”
“Haklı!”
Şehrin belediye başkanı koşarak geldi. “Willie Johnson, in aşağıya!”
“Başkan, kimse beni buradan indiremez.”
“Milleti galeyana getiriyorsun, Willie Johnson.”
“Amaç da bu zaten.”
“Çocukken nefret ettiğin şeyi yapıyorsun. Hakkında bağırıp çağırdığın beyazların bir kısmından farksızsın.”
“Başkan, gün geldi, devran döndü,” dedi Willie, ona bakmıyordu bile. Aşağıdaki yüzlere bakıyordu; kimi gülümsüyor, kimi kuşkulu, kimi şaşkın, bazıları korkmuş, tereddüt ederek geri çekiliyordu.
“Pişman olacaksın,” dedi başkan.
“Seçime gidip yeni başkan seçeceğiz,” dedi Willie. Orada burada yeni tabelaların asıldığı şehre baktı: MÜŞTERİ KISITLAMASI: Bu işyerinde müşteriye hizmet hakkı istenildiğinde iptal edilebilir. Willie sırıttı ve ellerini birbirine vurdu. Tanrım! Troleybüsler durduruluyor ve arka koltukları gelecekteki yolcuları için beyaza boyanıyordu. Kıkırdayan adamlar tiyatroları işgal ediyor, arka sıraları iplerle ayırıyorlardı. Eşleriyse kaldırımlarda şaşkın şaşkın dururken çocuklar bu korkunç anları görmesinler diye dayak atıla atıla evlere sokuluyordu.
“Hepimiz hazır mıyız?” dedi Willie Johnson elinde özenle bağlanmış ilmekle.
Kalabalığın yarısı “Hazırız!” diye bağırdı. Kalabalığın diğer yarısıysa alçak sesle konuşuyor, ortalıkta parçası olmak istemedikleri bir kabustaki figürler gibi dolaşıyordu.
“İşte, geliyor!” diye bağırdı ufak bir çocuk.
Kalabalıktaki başlar tek bir ipe bağlı kukla kafaları gibi hep birlikte yukarı döndü.
Gökyüzünde, çok yüksekte, çok güzel bir roket üçgen şeklinde turuncu alevler çıkararak ilerliyordu. Daireler çizgi ve alçaldı, herkes nefesini tutuyordu. Roket indi, çimenlikte birkaç yeri tutuşturmuştu. Alev söndü ve roket bir anlığına sessizliğe büründü ve sonra, çıt çıkarmadan kalabalığın bakışları altında, geminin yanındaki büyük kapı dışarıya oksijen saldı, kapı açıldı ve yaşlı bir adam dışarıya çıktı.
“Bir beyaz adam, bir beyaz adam, bir beyaz adam...” Kelimeler beklenti içindeki kalabalıkta arka sıralara doğru ilerledi, çocuklar birbirlerinin kulaklarına fısıldıyor, itişip kakışıyordu. Kelimeler dalgalar halinde kalabalığın ve açık pencerelerinden boya kokusu yayılan troleybüslerin rüzgarlı güneş ışığında durduğu yere kadar gitti. Fısıldamalar kendini tüketip yok olmuştu.
Kimse hareket etmedi.
Beyaz adam uzun boylu ve dik duruşluydu, ama yüzünde derin bir yorgunluk vardı. Bugün traş olmamıştı ve gözleri ölmeden sahip olunabilecek en yaşlı gözlerdi. Gözleri renksizdi, geçen yıllar bu gözleri neredeyse bembeyaz ve kör etmişti. Çalı gibi incecikti. Elleri titriyordu ve kalabalığa bakarken geminin lumbar ağzına yaslanmak zorunda kalmıştı.
Yarım bir gülümsemeyle tek elini kaldırdı ama sonra geri çekti.
Kimse hareket etmedi.
Kalabalıktaki yüzlere baktı, belki silahları ve halatları gördü ama görmedi ve belki boyanın kokusunu aldı. Kimse ona sormadı. Konuşmaya başladı. Çok sessiz ve yavaşça başladı, sözünün kesilmesini ummamıştı ve sözü kesilmedi, sesi çok yorgun, yaşlı ve solgundu.
“Kim olduğumun önemi yok,” dedi. “Ne de olsa sizin için bir isim olacağım, o kadar. Ben de sizin isimlerinizi bilmiyorum. Buna sonra geleceğiz.” Duraksadı, bir anlığına gözlerini kapadı ve sonra devam etti:
“Yirmi yıl önce Dünya’dan ayrıldınız. Bu çok, çok uzun bir zaman. Yirmi yüzyıl gibi, o kadar çok şey oldu ki. Siz gittiniz ve savaş geldi.” Yavaşça başını salladı. “Evet, büyük savaş. Üçüncü savaş. Uzun sürdü. Geçen yıla kadar. Tüm şehirleri bombaladık New York’u ve Londra’yı ve Moskova’yı ve Paris’i ve Şangay’ı ve Bombay’ı ve İskenderiye'yi. Hepsini yıktık. Ve büyük şehirleri bitirdiğimizde küçük şehirlere geçtik, onları atom bombalarıyla bombaladık ve yaktık.”
Artık şehirlerin, mekanların ve sokakların adlarını vermeye başlamıştı. Ve yaşlı adam isimleri verirken kalabalıktan fısıltılar yükselmeye başladı. “Natchez’i yok ettik...”
Bir fısıltı.
“Ve Colombus, Georgia...”
Başka bir fısıltı.
“New Orleans’ı yaktık...”
Bir iç çekiş.
“Ve Atlanta...”
Başka bir iç çekiş.
“Greenwater, Alabama’dan da bir şey kalmadı.” Willie Johnson başını salladı ve ağzı açıldı. Hattie bunu ve Willie’nin siyah gözlerine gelen farkındalığı görmüştü.
“Hiçbir şey kalmadı,” dedi havaalanındaki yaşlı adam ağır ağır konuşarak. “Pamuk tarlaları yandı.” Ah, dedi herkes.
“Pamuk fabrikaları bombalandı-”
“Ah.”
“Her şey radyoaktif artık. Tüm yollar ve çiftlikler ve gıdalar radyoaktif. Her şey.” Başka kasaba ve köylerin isimlerini saymaya devam etti.
“Tampa.”
“Benim memleketim,” diye fısıldadı biri.
“Fulton.”
“Burası da benim,” dedi biri.
“Memphis.”
“Memphis. Memphis’i mi yaktılar?” Şaşkın bir soru.
“Memphis havaya uçtu.”
“Memphis’teki Dördüncü Cadde?”
“Hepsi,” dedi yaşlı adam.
Kalabalık heyecanlanmıştı. Yirmi yıl sonra hepsi geri geliyordu. Kasabalar ve mekânlar, ağaçlar ve tuğla binalar, tabelalar ve kiliseler ve ailelerin işlettiği dükkanlar, hepsi oraya toplanan insanlar arasında yüzeye çıkıyordu. Her isim bir hatıraya dokundu ve başka bir günü düşünmeyen kimse kalmadı. Çocuklar hariç hepsinin yaşı buna yeterdi.
“Laredo.”
“Laredo’yu hatırlıyorum.”
“New York City.”
“Harlem’de dükkanım vardı.”
“Harlem bombalandı.”
Uğursuz kelimeler. Tanıdık, hatırlanan mekânlar. O mekânları yıkık hayal etme çabası.
Willie Johnson şu kelimeleri fısıldadı; “Greenwater, Alabama. Benim doğduğum yer. Hatırlıyorum.”
Gitmişti. Hepsi gitmişti. Adam öyle diyordu. Adam devam etti, “Böylece, o zamanki ve şimdiki aptallığımızla, her şeyi yok ettik ve her şeyi mahvettik. Milyonları öldürdük. Dünya’da her tür ve tipten 500.000 insandan fazlası olduğunu sanmıyorum. Tüm enkazdan ancak bu tek roketi yapabilecek kadar metal çıkarabildik ve bu ay Mars’a sizden yardım istemeye geldik.”
Adam tereddüt etti ve burada ne bulabileceğini anlamak için kalabalıktaki yüzlere baktı, ama alacağı tepkiyi kestiremiyordu.
Hattie Johnson eşinin kolunun sertleştiğini hissetti, parmaklarının halatı kavradığını gördü.
“Aptallık ettik,” dedi yaşlı adam sessizce. “Dünya’yı ve medeniyeti başımıza yıktık Hiçbir şehrin enkazını kaldırmaya değmez, yüzyıl boyunca radyoaktif kalacaklar. Dünya’nın işi bitti. O dönem sona erdi. Yirmi yıldır binip de Dünya’ya dönmeyi denemediğiniz roketleriniz var. Sizden onları kullanmanızı istemeye geldim. Dünya’ya gelin, hayatta kalanları alın ve onları Mars’a getirin. Hayatımıza devam etmemiz için bize yardım edin. Aptalca davrandık. Tanrı’nın önünde aptallığımızı ve kötülüğümüzü itiraf ediyoruz. Tüm Çinliler ve Hintliler ve Ruslar ve İngilizler ve Amerikalılar, hepimiz. Bizi aranıza kabul etmenizi istiyoruz. Mars topraklarınız sayısız yüzyıldır nadasa bırakılmış; herkese yetecek kadar yer var; toprak verimli, tarlalarınızı gördüm. Gelip sizin için toprağı işleriz. Evet, bunu bile yaparız. Bize yapacağınız her şeyi hak ediyoruz, yeter ki bizi kabul edin. Sizi hemen şimdi karar vermeye zorlayamam. İsterseniz gemime binip geri giderim, bu mesele de kapanır. Sizi bir daha rahatsız etmeyiz. Ama buraya gelir, sizin için çalışır, sizin bizim için yaptığınız şeyleri yaparız. Evlerinizi temizler, yemeklerinizi yapar, ayakkabılarınızı boyarız ve kendimize, başkalarına ve size yaptığımız şeyler için Tanrı’nın şahitliğinde gururumuzdan vazgeçeriz.
Adam konuşmasını bitirmişti.
Sessizliğin de sessizliği yaşanıyordu. Elinizde tutabileceğiniz, kalabalığın üzerine uzak bir fırtınanın basıncı gibi düşen bir sessizlikti. Kalabalıktakilerin uzun kolları gün ışığında kara sarkaçlar gibi uzanırken gözleri hareket etmeyen, fakat cevap bekleyen yaşlı adamın üzerindeydi.
Willie Johnson halatı elinde tutuyordu. Etrafındakiler ne yapacağını görmek için onu izliyordu. Hattie, eşinin kolunu sıkarak, bekliyordu.
Hattie kalabalığın nefretine dokumak istedi. Nefreti evirip çevirecek, ufak bir çatlak bulacaktı. Sonra bir çakıl taşını veya büyükçe bir taşı veya bir tuğlayı sökecekti ve daha sonra duvarın bir kısmını. Ve bir kez başlayınca, tüm o devasa yapı büyük bir gürültüyle çökecek, işi bitecekti. Şimdi sallanmaya başlamıştı bile. Ama hangisi kilit taşıydı ve ona nasıl ulaşacaktı? Onlara nasıl dokunmalı ve nefretlerini yıkmak için İçlerinde bir şeyi nasıl uyandırmalıydı?
Güçlü sessizliğin içindeki Willie’ye baktı ve durum hakkında bildiği tek şey Willie, yaşamı ve ona olanlardı. Willie birden kilit taşı olmuştu. Birden neyin sökülebileceğini, hepsinin içine neyin gevşetilip koparılabileceğini anlamıştı.
“Bayım...” Hattie ileri çıktı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Kalabalık ona baktı; Hattie kalabalığın bakışlarını hissedebiliyordu. “Bayım...”
Adam yorgun bir gülümsemeyle ona döndü.
“Bayım,” dedi Hattie, “Greenwater, Alabama’daki Knockwood Tepesi’ni biliyor musunuz?” Yaşlı adam arkasına dönüp gemideki biriyle konuştu. Bir süre sonra fotoğrafik bir harita yaşlı adama uzatıldı. Yaşlı adam elinde haritayla bekledi.
“O tepedeki koca meşe ağacını biliyor musunuz, bayım?”
Koca meşe. Willie’nin babasının vurulduğu, asıldığı ve sabah rüzgarında sallanırken bulunduğu yer.
“Evet.”
“Hala duruyor mu?” diye sordu Hattie. “Gitmiş,” dedi yaşlı adam. “Havaya uçmuş. Ne tepe kalmış, ne ağaç. Görüyor musun?” Yaşlı adam fotoğrafa dokundu.
“Şuna bir bakayım,” dedi Willie ileri atılıp haritaya bakarak.
Hattie yaşlı adama bakıp göz kırptı, kalbi heyecanla çarpıyordu.
“Bana Greenwater’ı anlatın,” dedi Hattie çabucak.
“Ne bilmek isterdiniz?”
“Doktor Phillips’e ne oldu, yaşıyor mu?” Roketin içindeki bir cihazda cevap aranırken geçen bir dakika...
“Savaşta ölmüş.”
“Ya oğlu?”
“Ölmüş.”
“Evine ne olmuş?”
“Yanmış. Tıpkı diğer evler gibi.”
“Knockwood Tepesi’ndeki şu diğer koca ağaç?”
“Ağaçların hepsi yanıp gitti.”
“O ağaç da gitmiş mi, emin misiniz?” dedi Willie.
“Evet.”
Willie’nin bedeni gevşer gibi oldu.
“Bay Burton’ın evi ve Bay Burton’a ne oldu peki?”
“Tek bir ev bile kalmadı, tıpkı insanlar gibi.”
“Bayan Johnson’ın çamaşır kulübesi, annemin mekanı?”
Vurulduğu yer.
“O da gitmiş. Her şey gitti. Fotoğraflar burada, kendiniz bakabilirsiniz.”
Fotoğraflar dokunulmak, bakılmak ve üzerlerinde düşünmek için oradaydı. Roket fotoğraflarla ve sorulara cevaplarda doluydu. Her kasaba, her bina ve her mekan.
Willie elinde halatla duruyordu.
Dünya’yı, yeşil Dünya’yı, doğup büyüdüğü yeşil kasabayı hatırladı ve şimdi o kasabanın parçalarına ayrıldığını, yıkıldığını, tüm binalarıyla, tüm sözde ve sahici kötülükleriyle havaya uçup dağıldığını düşündü. Tüm o sert adamlar gitmişti, ahırlar, demirciler, dondurmacılar, barlar, köprüler, linç ağaçları, saçma kaplı tepeler, yollar, inekler, mimozalar, kendi evi, uzun nehrin kıyısındaki o büyük sütunlu evler, kadınların sonbahar ışığında kanat çırpan güveler kadar narin olduğu cenaze evleri de çok uzaktaydı. Soğukkanlı adamların ellerinde içki, veranda parmaklarına dayanmış silahlarıyla sallanan sandalyelerinde sallandığı, sonbahar havasını İçlerine çekerek ölümü düşündükleri evler. Gitmişti, hepsi gitmişti ve bir daha geri dönmeyeceklerdi. Şimdi apaçık ortadaydı. Bu medeniyetin tümü konfeti gibi parçalanmış ve ayaklarına serpiştirilmişti. Geriye nefret edilecek hiçbir şey kalmamıştı, boş bir fişek veya bir parça halat veya bir ağaç, hattâ bir tepe bile kalmamıştı. Geriye sadece bir roketteki yabancı insanlar, ayakkabılarını boyayacak, troleybüslerin arka koltuklarında yolculuk edecek veya tiyatroda arka sıralarda oturacak insanlar kalmıştı.
“Bunu yapmak zorunda değilsiniz,” dedi Willie Johnson.
Hattie, Willie’nin büyük ellerine baktı.
Parmakları açılıyordu.
Willie’nin bıraktığı halat yerde kıvrılıp kaldı.
Şehrin sokaklarında koşarak çabucak hazırlanan yeni tabelaları söktüler, tramvaylardaki sarı yazıların üzerini boyadılar, tiyatro balkonlarındaki ipleri kestiler, silahlarını boşaltıp halatlarını kaldırdılar.
“Herkes için yeni bir başlangıç,” dedi Hattie, arabayla eve dönerken.
“Evet,” dedi Willie sonunda. “Tanrı’nın sayesinde birazımız orada, birazımızsa burada hayatta kaldı. Artık ne olacağı hepimize bağlı. Aptallık devri kapandı. Aptal değil, başka bir şey olmalıyız. O konuşurken bunu anladım. Artık beyaz adamın da bizim hep olduğumuz kadar yalnız olduğunu anladım. Bizim de uzun zaman olduğumuz gibi evsiz kalmış. Artık herkes eşit. Eşit seviyede tekrar başlayabiliriz.”
Hattie eve gidip çocukları çıkarırken Willie hareket etmeksizin arabada oturdu. Çocuklar babalarını görmek için koşarak geldi. “Beyaz adamı gördün mü? Beyaz adamı gördün mü?” diye bağırdılar.
“Evet, efendim,” dedi direksiyon başında oturan ve parmaklarıyla yavaşça yüzünü ovan Willie. “Bana öyle geliyor ki bugün beyaz adamı ilk kez gerçekten gördüm. Onu tüm açıklığıyla gördüm.”
Ray Bradbury, Resimli Adam içinde: "Gün Olur Devran Döner", "The lllustrated Man", İthaki Yayınları, Ağustos 2012, İstanbul. Türkçe çeviri: İlker Sönmez
24 Temmuz 2017 Pazartesi
Tanrıya Dönüşen Hayvan
Yuval Noah Harari
70 BİN YIL ÖNCE, HOMO SAPIENS hâlâ Afrika'nın bir köşesinde kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. İlerleyen bin yıllarda kendisini tüm gezegenin efendisi ve ekosisteminin* baş belasına çevirecek dönüşümü gerçekleştirdi. Bugün ise bir tanrı haline gelmenin, sadece ebedi gençliğin değil, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi becerileri de ele geçirmenin arifesinde.
Maalesef dünyadaki Sapiens rejimi şu ana kadar gurur duyabileceğimiz çok fazla şey üretmedi. Etrafımızı şekillendirdik, gıda üretimini artırdık, şehirler yaptık, imparatorluklar kurduk, çok uzak ve geniş ticaret ağları oluşturduk, ama dünyadaki acıyı azalttık mı? Tekrar vurgulamakta fayda var, insan gücündeki büyük artış birey olarak Sapiens'in durumunu daha iyi hâle getirmedi ve genellikle diğer hayvanlara çok büyük acılar çektirdi.
Geçtiğimiz on yıllarda nihayet insanların durumuyla ilgili bazı somut gelişmeler sağlayabildik ve kıtlığı, salgınları ve savaşı azaltabildik. Öte yandan, diğer hayvanların durumu her zamankinden de hızlı kötüleşiyor ve insanların durumundaki düzelme de hem çok yeni, hem de kesinlikle emin olmak için henüz çok erken.
Dahası, insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. Kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha da kötüsü, insanlar her zamankinden daha sorumsuz gibiler. Uymamız gereken yegane yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. Diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz.
Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?
Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, Özgün Adı: Sapiens A Brief History of Humankind, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, 2015, "sonsöz"
......................
Okumayı yaptıktan sonra şu soruları tartışalım.
1. Yazarın iddiası veya tezi nedir? Kendi kelimelerimizle özetleyerek anlayıp anlamadığımızı sınayalım.
2. Bu teze katılıyor musunuz? Cevabınız evet ise; bu kötü gidişe dur demek için neler yapılabilir? Çözüm yollarını tartışınız.
3. Bu teze katılmıyorsanız; gelecekte yazarın belirttiği tehlike ile karşılaşıp karşılaşmayacağımızı tartışıp bir "görüş" oluşturun. Cevabınız evet ise, yeniden ikinci soruya dönüp, çözüm önerilerinizi düşünün.
4. Son olarak yazarın koyduğu başlığa dikkatinizi veriniz; yazar ne anlatmaya çalışmış? Ne demek istiyor?
ayrıca bkz.
https://web.archive.org/web/20110423003943/http://www.maweb.org/en/index.aspx
https://www.youtube.com/watch?v=P1X-WpfUvm4
![]() |
| https://asiancorrespondent.com/2016/03/thousands-of-dead-fish-wash-up-on-the-banks-of-polluted-lake-in-india/#iJIFqZxYdlzcqgFd.97 |
Maalesef dünyadaki Sapiens rejimi şu ana kadar gurur duyabileceğimiz çok fazla şey üretmedi. Etrafımızı şekillendirdik, gıda üretimini artırdık, şehirler yaptık, imparatorluklar kurduk, çok uzak ve geniş ticaret ağları oluşturduk, ama dünyadaki acıyı azalttık mı? Tekrar vurgulamakta fayda var, insan gücündeki büyük artış birey olarak Sapiens'in durumunu daha iyi hâle getirmedi ve genellikle diğer hayvanlara çok büyük acılar çektirdi.
Geçtiğimiz on yıllarda nihayet insanların durumuyla ilgili bazı somut gelişmeler sağlayabildik ve kıtlığı, salgınları ve savaşı azaltabildik. Öte yandan, diğer hayvanların durumu her zamankinden de hızlı kötüleşiyor ve insanların durumundaki düzelme de hem çok yeni, hem de kesinlikle emin olmak için henüz çok erken.
Dahası, insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. Kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha da kötüsü, insanlar her zamankinden daha sorumsuz gibiler. Uymamız gereken yegane yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. Diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz.
Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?
Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, Özgün Adı: Sapiens A Brief History of Humankind, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, 2015, "sonsöz"
......................
Okumayı yaptıktan sonra şu soruları tartışalım.
1. Yazarın iddiası veya tezi nedir? Kendi kelimelerimizle özetleyerek anlayıp anlamadığımızı sınayalım.
2. Bu teze katılıyor musunuz? Cevabınız evet ise; bu kötü gidişe dur demek için neler yapılabilir? Çözüm yollarını tartışınız.
3. Bu teze katılmıyorsanız; gelecekte yazarın belirttiği tehlike ile karşılaşıp karşılaşmayacağımızı tartışıp bir "görüş" oluşturun. Cevabınız evet ise, yeniden ikinci soruya dönüp, çözüm önerilerinizi düşünün.
4. Son olarak yazarın koyduğu başlığa dikkatinizi veriniz; yazar ne anlatmaya çalışmış? Ne demek istiyor?
ayrıca bkz.
https://web.archive.org/web/20110423003943/http://www.maweb.org/en/index.aspx
https://www.youtube.com/watch?v=P1X-WpfUvm4
14 Mart 2017 Salı
Bir Diplomasi Krizi Olarak Hollanda Örneği
Yazan C. Akça Ataç
"Ben de bir Diplomasi Tarihi hocası olarak görüşlerimi yazayım:
1) Hollanda ile yaşadığımız gerçekten tarihe geçecek çok büyük bir kriz. Ülkeye sokulmamış ve sınır dışı edilmiş bakanlar var.
2) Öncelikle diplomaside diplomatik haklar aslında özünde nezaket prensibi üzerine kurulmuştur. Uygulayıcı ev sahibi ülkedir, güvenlik gerekçesi ile bu hakları askıya alabilir. Sınır kontrolü, seyahat güvencesi de dolayısıyla ev sahibinin tasarrufundadır. Eldeki kırmızı pasaportlar genel uygulama olarak sınırdan geçisi ve ev sahibi ülkedeki serbest seyahati sağlar ancak misafirlerin kamusal alanda 'güvenliği tehdit etme' olasılığı ev sahibinin bu hakları askıya alması ile sonuçlanabilir. Yani kırmızı pasaport otomatikman her türlü giriş, geçiş ve çıkış hakkı vermez, bunlar ev sahibi izin verdiği için gerçekleşir. Temsilciler konuk ülke topraklarıdır, oraya giden yollar ev sahibinindir. Genellikle de izin verildiği için biz geçişin 'otomatik' gerçekleştiğini varsayarız.
3) Türk Dışişleri Bakanı Hollanda'ya Türkiye'yi temsilen diplomatik bir görüşme yapmak üzere gitmemektedir. Kendisini karşılayan, görüşeceği hiçbir Hollandalı yetkili bulunmamaktadır. Kendisi bir devlet meselesi için değil partisi adına seçim konuşması yapmaya gitmektedir. (Bunu devletin uçağı ile ve anayasada açıkça yasaklanmış olmasına rağmen bir yurtdışı temsilciliğimizde yapmak istemesi de Hollanda'nın değil Türkiye'nin meselesidir.)
4) Toplantı yasağını koyan Rotterdam mahalli yönetimidir. Başkanın adı Ahmed Aboutaleb çok sevilen Müslüman bir yerel politikacıdır. Kendisi toplantının içeriği ve katılımcı sayısı konusunda kendisine defalarca çelişkili ve yanlış bilgi verilmesinden dolayı Dışişleri Bakanı'na sonuçta "burada seçim kampanyası yapmanızı uygun bulmuyoruz" demiştir. Diplomatik dilde bu nazikçe "gelmeyin" demektir. "Çatlasanız da patlasınız da geleceğim" demek elinizdeki kırmızı pasaportun ancak nezaket temelleri üzerinden işlediğini unutmak anlamına gelmektedir. Aynı şeyi, "ülkemize gelmenizi arzu etmiyoruz" dediği birinin kırmızı pasaportla gelmeye kalkması durumunda Türkiye de yapardı.
5) Hollanda bu meseleyi bu kadar büyütmeyebilirdi ve Dışişleri Bakanı'nın Rotterdam'a gitmesine izin verip meselenin sadece yukarıda parantezde belirttiğim bir ihlalden ibaret kalmasını sağlayabilirdi. Bunu yapmamayı tercih etti.
6) Türkiye'de onbinlerce kişinin pasaportuna el konmuşken, yenisini çıkartmalarına izin verilmezken, binlerce kişi iddianameleri henüz hazırlanmamışken aylardır hapiste tutulurken, bunların arasında uluslararası kuruluşların üyesi gazeteci ve yazarlar da varken bunun ülkemizin uluslararası saygınlık ve kabulüne bir etki etmeyeceğini düşünmek imkansızdır. Diplomasi karşılıklılık, saygınlık ve nezaketle doğrudan ilişkilidir, haklar daha sonra gelir.
7) Literatürüne baktığımızda başarılı diplomasinin "diz çöktürmek," "tükürdüğünü yalatmak," "bir koymak on almak" değil "diyalogun sürekli kılınması" olduğunu görürüz. Bir dışişleri bakanı hem kendi vatandaşlarının hem de ev sahibi ülkedeki soydaşlarının yaşam kalitesi adına diplomatik diyalogu sürdürmekle yükümlüdür.
https://www.facebook.com/elifsaralmutlu/posts/10155023684382200
10 Aralık 2016 Cumartesi
Ders Kitaplarındaki İnsan Hakları Sorunlarını Saptamak İçin Ölçütler
Bu çalışma, Tarih Vakfı öncülüğünde başlatılan ders kitaplarındaki insan hakları sorunlarını saptamak için hazırlanmış olan "Niteliksel Çözümleme İçin Ölçütler"dir. Bu kriterler kullanılarak yüzlerce ders kitabı/kaynağı gönüllüler tarafından taranmış ve bu tarama kayıtları kullanılarak ders alanları temelinde nihai raporlar yazılmıştır.
DKİH projesinin birincisini, ikincisi takip etmiş ve son olarak DKİH 3 projesi ile öğrenci ve öğretmenler için "örnek-kaynak" niteliğinde iki kitap yazılmıştır.
Bu kriterler insan hakları ihlallerini çalışmak/saptamak isteyen herkes için rehber niteliğindedir. Kullanışlıdır, neredeyse hiç bir sorun atlanmamıştır, sadece ders kitaplarının analizi için değildir, her alanda kullanılabilir.
Buradaki niteliksel kriterlerin dışında "niceliksel" olarak ölçüm yapan kriterler de vardır. DK
...............
Niteliksel
Çözümleme İçin Ölçütler
Kitapta sorunlu bulduğunuz bir pasaj, çoğu kez birden çok ölçütü
ihlal ediyor olabilir. Bu durumda anket formunda "sorunlar"
kutusuna tüm bu maddeleri işaretleyiniz.
Taramayı yaparken lütfen alttaki ana başlıkları göz önünde bulundurunuz.
DOĞRUDAN İNSAN HAKLARINA AYKIRI ÖĞELER; TEMEL İNSAN HAKLARI
KAVRAMLARINDA YANLIŞLAR, KASTİ SAPTIRMALAR, GÖRMEZDEN GELMELER
1. Belli başlı uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan ilkelere
aykırı düşünceler ve ifadeler:
Uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan insan hakları, bu
çalışmanın amaçları bakımından aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:
i. Kişi dokunulmazlığı ve bağlantılı haklar:
Bunların başında yaşam hakkı gelir. Yaşam hakkı, uluslararası
sözleşmelerde öldürülmeme hakkına ya da öldürme yasağına denk düşer. Yaşam
kalitesini yükseltme, yaşama koşullarını iyileştirme vb. yaşam hakkı kapsamına
girmez. Yargısız infazlar, kayıplar vb. ise yaşam hakkının açık ihlalleridir. Kişi
dokunulmazlığı, vücut bütünlüğüne hak olarak da anılır: Kimsenin, kendi
rızası olmaksızın vücut bütünlüğüne dokunulamamasını, bu bağlamda örneğin tıbbi
deneylere konu edilememesini, organ bağışına zorlanamamasını vb. anlatır.
Bununla yakından bağlantılı bir başka hak ise, işkence ve diğer insanlıkdışı,
zalimce ya da aşağılayıcı ceza veya muamelelere maruz bırakılmama hakkıdır.
Bu hak, hem fiziksel, hem de manevi acı veren her türlü ceza ve muameleyi
içerebilecek şekilde geniş anlaşılır ve okullarda uygulanan disiplin ve ceza
uygulamalarını da kapsar. Seyahat özgürlüğü de kişi dokunulmazlığı ile
bağlantılandırılabilir. (İHEB md. 3, 5, 13…)
ii. Düşünsel haklar:
Din ve vicdan özgürlüğü, kişinin din ya
da inancını dışa vurma ve bunun gereklerini yerine getirme hakkını anlatır:
Herkes kendi seçtiği bir din ya da inancı tek başına ya da başkalarıyla
birlikte, özel ya da kamusal olarak, ibadet, uygulama, öğretim ya da tören
yoluyla dışa vurma hakkına sahiptir, bunun gibi sahip olduğu din ya da inancı
değiştirme ya da bir dine inanmama hakkına da sahiptir. Düşünce ve ifade
özgürlüğü, herkesin, herhangi bir müdahale olmadan, görüş ve düşünceler
edinme ve sahip olduğu görüş ve düşüncelerini açıklama hakkını anlatır. Basın
özgürlüğü ya da iletişim özgürlükleri düşünce ve ifade özgürlüğünün
bir uzantısı ve özel bir kullanım biçimidir. Eğitim hakkı, sosyal haklar
arasında sayılmakla birlikte düşünsel haklar kapsamında da ele alınabilir. Kültürel
haklar, yani herkesin kültürel yaşama katılma hakkı ile bunun bir
uzantısını oluşturan bilim ve sanat hakkı da düşünsel haklar
kapsamındadır. Toplanma ve örgütlenme özgürlükleri de düşünsel haklarla
sıkıya bağlantılıdır: Herkes, görüşlerini açıklamak üzere önceden izin
almaksızın toplanma hakkına sahip olduğu gibi, dernek, sendika, siyasal parti,
vakıf ve benzeri örgütlerde örgütlenme ve faaliyet gösterme hakkına da
sahiptir. Nihayet, özel yaşamın dokunulmazlığı, aile yaşamının
gizliliği, konut dokunulmazlığı ve haberleşmenin dokunulmazlığı
hakları da, bu grupta değerlendirilebilir. (İHEB md. 18, 19, 20, 12, 27;
ayrıca, esasen sosyal haklar içinde sayılsa da, eğitim hakkını düzenleyen Md.
26 bu kapsamda da ele alınır).
iii. Hakların güvence altına alınmasına ilişkin haklar:
Kişi özgürlüğü ve güvenliği yani hiç
kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılamaması (gözaltına
alınmaması, tutuklanamaması, hapsedilememesi, psikiyatri kliniğine vb.
kapatılamaması), adil yargılanma hakkı yani herkesin davasının bağımsız
ve tarafsız bir mahkemede adil ve kamuya açık olarak görülmesi ve bunun bir
güvencesi olarak sanık hakları bu kapsamdadır. (İHEB md. 3, 7, 8, 9, 10,
11…)
iv. Sosyal ve ekonomik haklar:
Bu hakların başında çalışma hakkı, adil ve elverişli çalışma
koşullarına hak, sendikal haklar, sosyal güvenlik ve sosyal sigorta hakkı,
ailenin, annenin, çocuk ve gençlerin korunması hakkı, elverişli yaşam
standartlarına hak, sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı, sağlıklı bir
çevrede yaşama hakkı ve eğitim hakkı gelir. Mülkiyet hakkı da bu kapsamda
değerlendirilebilir. (İHEB md. 22, 23, 24, 25, 26, 17).
v. Siyasal haklar:
Bunların başında gizli oya dayalı, düzenli aralıklarla yapılan serbest
seçimlerde seçme ve seçilme hakkı gelir. Bu haklar, herkese değil, esas
olarak vatandaşlara tanınan haklardır. Vatandaşlık hakkı da siyasal
haklar bağlamında değerlendirilebilir. (İHEB md. 21, 15).
vi. Grup hakları:
Azınlık hakları (aslında bunlar esas olarak azınlık gruplara
mensup kişilere ait bireysel haklar olmakla birlikte), yerli halkların
hakları ve genel olarak halkların hakları (self-determination hakkı,
gelişme hakkı gibi) bu kapsamdadır.
vii) ve diğer hak ve özgürlüklerin, ihlalini teşvik eden ifadeler/öğeler.
2. Ayrımcılık:
i) “Irk”,
ii) renk,
iii) cinsiyet ve cinsel tercih,
iv) dil,
v) din,
vi) milliyet,
vii) köken,
viii) siyasal görüş,
ix) toplumsal sınıf
x) kişilerin fiziksel/zihinsel sağlık durumları,
xi) veya başka açılardan,
ii) renk,
iii) cinsiyet ve cinsel tercih,
iv) dil,
v) din,
vi) milliyet,
vii) köken,
viii) siyasal görüş,
ix) toplumsal sınıf
x) kişilerin fiziksel/zihinsel sağlık durumları,
xi) veya başka açılardan,
açık veya örtük olarak ayırımcılık, önyargı, genelleme içeren, veya bunu
özendiren, buna yol açabilecek; başka insanlara ve gruplara karşı düşmanlık
aşılayan/düşmanca duygulara yol açabilen ifadeler/ögeler. Alışılmış olandan
farklı, (ve amaçları açısından insan hakları ilkelerine ters düşmeyen, veya
başkalarının haklarını tehdit etmeyen) kişisel ve grupsal tercihlere karşı
tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlüğü içeren ya da teşvik eden ifadeler. Alışılmış olandan farklı grup ve düşüncelerin sırf farklılıklarından
dolayı aşağılanması, bu grup ve düşüncelere karşı öğrencide düşmanlık
uyandıracak ifadeler. Farklı inançlara, kültürlere, gelenek, örf ve adetlere
dönük incitici ibareler.
Farklı olanı gormezden gelmek, görünmez kılmak da, en az yukarıdaki
ihlaller kadar, bir insan hakları ihlali olarak değerlendirilmelidir. Ders
kitaplarında tek bir gayrimüslim yurttaş adına rastlanamaması, “Ali’nin topu
hiç Agop’a atmaması”, Çerkes sözcüğünün geçtiği neredeyse tek yerin “Çerkes
Ethem’in ihaneti”, Kürt sözcüğünün geçtiği tek konunun “zararlı cemiyetler”
olması, din dersi kitaplarında alevilik ve diğer anadolu inançlarından söz
edilmemesi, bir çok durumda “kadının adının olmaması”, tek bir ‘işçi ailesi’
örneğine rastlanamaması vb…, ayrımcılık örnekleri olarak düşünülmelidir…
3. Barış hakkının ihlali ve şiddet kullanımının
doğallaştırılması, özendirilmesi.
a. Şiddetin, her ne amaçla olursa olsun, olumlanması, yüceltilmesi
ya da sıradanlaştırılması ve çatışmaların çözülmesinde bir yöntem olarak
sunulması. Başta kadına ve çocuğa yönelik olmak üzere, her türlü şiddetin
olumlanması ya da doğallaştırılması.
“Dayak cennetten çıkmadır”, “kızını dövmeyen dizini döver”…
b. Savaşın kaçınılmaz bir olgu olduğunun savunulması.
c. Ölümün yüceltilmesi. Yurtseverliği, sadece “vatan için ölmek,”
“şehitlik” gibi bir ölçüte indirgenerek yurtseverliğe sabit ve mutlak bir biçim
dayatılması.
d. Yurttaş sorumluluğunun ve bilincinin barışçıl bağlamlarda değil,
öncelikle çatışmacı ve (dış) tehdit içeren bağlamlarda ele alınması, barışçıl
bir katılımcılık gibi edimlerin küçümsenmesi ya da yok sayılması.
e. Sivil alanın askerileştirilmesi. “Türk milleti
asker-millettir/ordu-millettir” veya “Her Türk asker doğar” gibi özcü
önermelerle millet tanımının askerileştirilmesi. Orduya ve askerliğe dair
değerlerin, pratiklerin, bakış açılarının “sivil” değerlerden, pratiklerden,
bakış açılarından daha üstün olarak sunulması ve yüceltilmesi yoluyla sivil
alanın askerileştirilmesi (örneğin, sivil öğrencilerden “asker gibi”
davranmalarının beklenmesi, emir-komuta anlayışının sivil hayata da hakim
olmasının beklenmesi, sivil hayatın askeri terimlerle anlatılması gibi).
4. Bireyin hakkını ancak Devlet otoritesinin tanıdığı alan, konu ve
çerçeve içinde var kabul eden bir yaklaşımın öne çıkması. Hakların, bağışlanan
bir ödül, bir güç odağı tarafından lütfen verilen/sunulan bir şey olarak
anlatılması.
“Bireyler, tanınan ile yetinmeli (belki de, şükran
duymalı) ve çizilen oyun alanı sınırlarına da riayet etmelidirler!”...
5. Hak ve özgürlüklerin değil, görev ve sorumlulukların öne
çıkarılması; haklardan çok ödevlerin vurgulanması.Yurttaşlığın, hak ve
özgürlükler bağlamında değil görev ve sorumluluklar bağlamında tanımlanması.
6. İnsan haklarının, etik ve ilkesel bir mesele olarak değil, (her
nedense, veya yararcı gerekçelerle –“turizm”, “ele güne rezil olmak”, “AB
üyeliği” vb. gibi ) uyulması gereken zorunluluklar olarak vaz edilmesi.
7. İnsanın yurttaş olarak temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını
sıradanlaştıran, gerekçelendiren açık veya örtülü ifadeler.
UYARI: Tek tek haklarla ilgili her durumda, aşağıdaki iki ilkenin ihlal
edilip edilmediğine de dikkat edilmelidir:
A. Hak ve özgürlüklerin sahibinin/öznesinin yeterince açık
belirtilmemesi.
“Hukuksal açıdan bakıldığında, “insan hakları” terim öbeğindeki “insan”
sözcüğü, hemen akla gelen “gerçek kişi” kadar, “tüzel kişi”yi de
kapsar; somut bir “birey”e gönderme yaptığı gibi, insanların çeşitli
amaçlarla bir araya gelmeleri suretiyle örgütledikleri “kuruluşları”, “birimleri”
de (dernekler, sendikalar gibi) kapsar. Keza, “insan” terimi, sadece
tekil bireyi de ifade etmez. İnsan hakları terimi, “bireye/kişiye”,
“gruplara” ve nihayet “halklara” da gönderme yapar; sıralanan bu üç
temel varlık, insan haklarının sahipleridir.”
“Bu haklar bireylerin, grupların, kuruluşların özgürlüklerini otorite karşısında, genellikle de devlet karşısında, güvenceye alırlar. Bazen kasıtlı olarak bu görmezlikten gelinmekte, ve “devletin hakları“ gibi şeylerden bahsedilebilmektedir“.
“Bu haklar bireylerin, grupların, kuruluşların özgürlüklerini otorite karşısında, genellikle de devlet karşısında, güvenceye alırlar. Bazen kasıtlı olarak bu görmezlikten gelinmekte, ve “devletin hakları“ gibi şeylerden bahsedilebilmektedir“.
B. İnsan Haklarının “bazı durumlarda kısıtlanabilir haklar” olarak
sunulması..
“Hakların tümünün sınırlamaya tabi olduğu inancı doğru değildir. Hiçbir
koşulda, zamanda ve yerde sınırlandırmaya konu kılınamayacak türde haklar da
bulunmaktadır. Hatta o kadar ki, sadece olağan/normal rejimde
sınırlandırılmazlık değil, bütünüyle istisnai özellik arz eden olağanüstü
rejimde de (bunun en uç örneği, savaş halidir) hiçbir biçimde kayıtlanamayacak,
aykırı önleme konu olamayacak haklar bulunmaktadır. Somutlaştırmak gerekirse,
işkenceye tabi tutulmama; kölelik-kulluk yasağı gibi bir dizi hak/özgürlük işte
bu anılan sınırlandırılamaz ve aykırı önleme konu olamaz haklara örnek teşkil
eder“.
EVRENSEL/YEREL; BİZ/ÖTEKİLER; BARIŞCIL DEĞERLER
“Özellikle sosyal bilim kitaplarında, metinlerin içerdikleri kadar
dışarıda bıraktıklarında da kendini gösteren ve en belirgin özelliği yoğun bir
"milliyetçilik" olan bir eğitim anlayışı ile karşılaşıyoruz:
Milliyetçilik, bireyin yaşadığı ülkeyi, o ülkede kendisiyle birlikte yaşayan
insanları sevmesi biçiminde algılandığı ölçüde doğal, anlaşılabilir ve saygı
duyulması gereken bir şey olarak görülebilir. Ama ders kitaplarına yansıyan
milliyetçilik, bundan farklı bir şey çünkü,
birincisi, işlenen konuların kapsamı neredeyse tamamen milli coğrafya, milli tarih, milli kültürle sınırlanarak farklı coğrafya, tarih ve kültürlerle ilgili bir merak duygusunun uyanması engelleniyor. Ayrıca milli tarih, coğrafya ve kültürle ilgili kesin, tamamen özcü nitelikli önermeler, bunlarla ilgili farklı yorumlara ve eleştirel gözlemlere yer vermeyecek bir zihinsel sınırlama getiriyor. Dolayısıyla çağdaş eğitim anlayışının temelini oluşturması gereken merak ve eleştirel düşünce yeteneğinin gelişmesi engellenmiş oluyor.
İkincisi, ders kitaplarına yansıyan milliyetçilik, yurtseverliğin biçimi ve ölçüsüyle ilgili dayatmalar içeriyor. Üstelik, bu dayatmalar normatif değil pozitif önermeler biçiminde sunuluyor. Dolayısıyla, vatanını sevmenin farklı biçimleri ve vatan sevgisinden farklı bireysel önceliklerin olabileceği fikri dışlanmış oluyor.
Üçüncüsü, ders kitaplarındaki milliyetçilik vurgusu, topluluğu ve topluluk aidiyetini sürekli insanın insan olma niteliğinin önüne çıkarıyor. Özgürlük, sözü edildiği ölçüde, bireyin değil sadece ülkenin özgürlüğü, sorumluluk, sözü edildiği ölçüde, bireyin vicdani sorumlulukları değil ülkesine karşı sorumluluğu şeklinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla eğitimin amacı, vicdani sorumluluklarını eleştirel bir düşünce süzgecinden geçirerek tanımlayan ve onlara göre tavır alan bireyler yetiştirmekten çok farklı bir biçimde, kendisine dayatılan topluluk normlarına uygun davranan, soru sormadan öğrendiklerini soru sormadan uygulayan tek tip topluluk mensupları yetiştirmeye indirgenmiş oluyor“.
birincisi, işlenen konuların kapsamı neredeyse tamamen milli coğrafya, milli tarih, milli kültürle sınırlanarak farklı coğrafya, tarih ve kültürlerle ilgili bir merak duygusunun uyanması engelleniyor. Ayrıca milli tarih, coğrafya ve kültürle ilgili kesin, tamamen özcü nitelikli önermeler, bunlarla ilgili farklı yorumlara ve eleştirel gözlemlere yer vermeyecek bir zihinsel sınırlama getiriyor. Dolayısıyla çağdaş eğitim anlayışının temelini oluşturması gereken merak ve eleştirel düşünce yeteneğinin gelişmesi engellenmiş oluyor.
İkincisi, ders kitaplarına yansıyan milliyetçilik, yurtseverliğin biçimi ve ölçüsüyle ilgili dayatmalar içeriyor. Üstelik, bu dayatmalar normatif değil pozitif önermeler biçiminde sunuluyor. Dolayısıyla, vatanını sevmenin farklı biçimleri ve vatan sevgisinden farklı bireysel önceliklerin olabileceği fikri dışlanmış oluyor.
Üçüncüsü, ders kitaplarındaki milliyetçilik vurgusu, topluluğu ve topluluk aidiyetini sürekli insanın insan olma niteliğinin önüne çıkarıyor. Özgürlük, sözü edildiği ölçüde, bireyin değil sadece ülkenin özgürlüğü, sorumluluk, sözü edildiği ölçüde, bireyin vicdani sorumlulukları değil ülkesine karşı sorumluluğu şeklinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla eğitimin amacı, vicdani sorumluluklarını eleştirel bir düşünce süzgecinden geçirerek tanımlayan ve onlara göre tavır alan bireyler yetiştirmekten çok farklı bir biçimde, kendisine dayatılan topluluk normlarına uygun davranan, soru sormadan öğrendiklerini soru sormadan uygulayan tek tip topluluk mensupları yetiştirmeye indirgenmiş oluyor“.
8. Yurttaşlığın, yurtseverlik/milliyetçilik ve milli değerlerin,
evrensel/genel bağlamda değil, etnik olarak Türklük ve dinsel olarak İslamiyet
bağlamında tanımlanıp açıklanması.
9. Ulusal kimliğin dışlama, tehdit ve düşmanlık üzerinden tanımlanması. Yabancı düşmanlığı. “Biz ve onlar” ayrımının, yabancı
düşmanlığının körüklenmesi, Türkiye’nin etrafı düşmanlarla çevrili ve sürekli
tehdit altında bir ülke olarak tanıtılması.
10. Bazı değerlerin sadece “bize ait” addedilmesi. Olumlu sıfatların
“bir tek bize ait” olduğu izlenimi yaratan ve bu yolla başkalarının hor
görülmesine yol açabilecek öğeler. “Milli”nin dışındakine, “öteki”ne karşı
herhangi bir ilginin ve empatinin özendirilmemesi; izolasyoncu bir dünya
görüşünün yurtseverlik olarak sunulması.
11. Çeşitliliğin-farklılığın bir zenginlik olarak değil bir problem
olarak sunulması. Türkiye’nin ve dünyanın kültürel çeşitliliğinin bir
sorun olarak ele alınması, farklı olanın, azınlıkta olanın dışlanması, yok sayılması
ya da bir tehdit olarak algılanması.
12. İnsanlığın ortak kültür mirasına saygı ilkesinin ihlali.
“Üstün kültürlerin”, “üstün dinlerin” mevcut olduğu varsayımı.
“Üstün kültür” varsayımı ve değişmez, özsel niteliklermiş gibi sunulan
karşıtlıklar : “cahil-bilgili”, “kültürlü-kültürsüz”,
“medeni-barbar”.
DEMOKRASİ BİLİNCİ, LAİKLİK
13. Fikir ayrılıklarının, olumsuz-istenmeyen bir şey olarak; “birlik
beraberliğin” ise her zaman için en istendik şey olarak sunulması. Topluluğu
sürekli insanın/bireyin önüne koyan, bunu öğrenciye benimsetmeyi amaçlayan
yaklaşımlar.
14. Dinsel ve geleneksel otorite’nin, inanç ve geleneğin;
eleştirel aklın, yurttaşların özgür iradesinin önüne çıkarılması.
15. Devlet otoritesinin yüceltmesi/mutlaklaştırılması; devlete metafizik
bir anlam yüklenmesi
16. Katılım, sivil toplum, demokrasi, yurttaşların özgür iradesi, hukuk
devleti gibi kavramların yanlış/eksik/yetersiz tanımlanması; (sözgelimi Sivil Toplum Kuruluşları’nın, yardım kuruluşlarına, dini
cemaatlere vs indirgenmesi).
17. Toplumsal kurum, kavram ve değerlerin (Devlet, millet, demokrasi,
insan hakları, özgürlük, haklar, hukuk, ahlak, adalet...) mutlak, değişmez,
ebedi, kutsal, tartışılamaz olarak sunulması
18. Hak ve özgürlüklerle güvenlik ve istikrarın, birbirlerinin karşıtı
imiş gibi sunulması
Tehdit, çatışma, güvenlik kaygıları mı, barış ve uzlaşmacı değerler mi
öne çıkıyor? “Bilerek veya bilmeyerek kandırılabilen vatandaş” algılaması
mevcut mu? Sürekli tehlike mantığı üzerine oturan, bireylere ve topluma
sunulacak özgürlüklerin ülkeyi böleceği ve devleti zayıflatacağı fikrinden yola
çıkan, bireyin ve toplumun uğradığı tahribata rağmen devlet ve devletçilik
mantığını yücelten, kısa dönemli fayda ve çıkar için tüm ilkeleri ayaklar
altına alan, siyaseti intikam, kan ve onur unsurlarına kilitleyen, özü otoriter
bir anlayış sözkonusu mu?
19. Kültürün dine, ahlakın dindarlığa indirgenmesi. İnsanların kültürel
yönünü sadece/hep dinin kurduğu izleniminin yaratılması.
20. İnanç akidelerinin pozitif önermeler gibi aktarılması.
CİNSİYET AYRIMCILIĞI; KADINA BİÇİLEN TOPLUMSAL ROL:
21. Eşitsiz, cinsiyetçi bir sosyal rol dağılımının
sorgulanmadan kabul edilmesi.
Kadınların ev dışında da toplumsal roller almış olarak gösterilmesine,
yalnızca geleneksel rollerde gösterilmekle yetinilmemesine dikkat edilmiş mi?
Kadın, karar mekanizmalarında bulunmayı içeren ve yönetici rollerde de
gösterilmiş mi? Otorite konumlarında sunuluyor mu? Salt koruyucu-besleyici
rollerde mi sunuluyor?
(Örneğin toplumsal hayatta bazı alanlar “erkek alanları“ bazı alanlar
“kadın alanları“ olarak kurgulanıyor mu? “Bir okulun 400 öğrencisinden %4’ü kız
öğrencilerdir“ gibi örneklerle bazı alanların – bu örnekte eğitim - “erkek
egemen“ alanlar oldukları normalleştiriliyor mu? Ekonomi, siyaset, mühendislik,
doktorluk, yöneticilik, garsonluk, spor gibi alanlarda kadınlar da temsil
ediliyorlar mı? Hemşirelik, hosteslik gibi mesleklerde erkekler
görülüyor mu? vb.)
22. Ataerkil aile kavrayışı, erkek-egemen aile tasviri.
Gerek içerikte gerekse verilen örneklerde kadın ve erkek karakterlerin
birbirlerine eşit muamele eden ve saygı gösteren bir şekilde temsil
edilmiş/resimlendirilmiş mi? Annelik ve babalık rolleri toplumsal cinsiyet
açısından dengeli olarak belirlenmiş mi?
(Örneğin erkekler ev işleri yaparken, çocukları okula
bırakırken,bebeklerin altını değiştirirken, ev için alışveriş yaparken de
tasvir ediliyorlar mı? Aileye dair kararlarda erkeklerin ve kadınların eşit söz
hakkı olduğu vurgulanıyor mu? Örneğin çocuklar hep babalarından mı izin
alıyorlar? Kadınların da kocalarından “izin almaları“ gibi örnekler veriliyor
mu? vb).
23. Cinsiyetçi dil kullanımı (“adam gibi”, “bilimadamı“,
“insanoğlu“,“erkek sözü“ vb). Kıyafetlerde, oyunlarda, örneklerde cinsiyetçi
yaklaşım (örneğin evciliğin vb. kızlara, askercilik, doktorculuk
ve benzerlerinin, sporun erkeklere yakıştırılması; top oynayan, bisiklete
binen çocukların hep erkek olması; erkeklerin aktif, kadınların/kız
çocuklarının pasif rollerde sunulması vb).
24. Cinsiyet ayrımcılığının doğrudan aşağılayıcı ya da sözde
bilimsel ifadeleri.
a. “Kadınların aklı buna ermez”, “kadınlar
duygusaldır, erkekler akıllarını kullanırlar” gibi ayrımcı ifadeler.
b. Cinsiyet ayrımcılığının biyolojik/fizyolojik gerekçelere bağlanarak
haklılaştırılması, örneğin, “erkekler doğaları gereği güçlüdür, kadınlar ise
zayıftır” ya da “kadınların annelik işlevleri onları toplumda da hemşirelik,
hasta bakıcılık gibi rollere daha uygun kılar,” gibi ifadeler.
EĞİTİM FELSEFESİ / ELESTİREL BİR BAKIŞIN
GELİŞTİRİLMESİ
DİKKAT: Bu bölümdeki ölçütlere ilişkin ihlaller, neredeyse kural olarak,
başka maddelerde ele alınmış bir ya da birden çok başka sorunla birlikte
bulunmaktadırlar. Bu bölümdeki maddeleri işaretlediğiniz
durumlarda, bu sorunu açan, somutlayan bir biçimde diğer ölçütlere göre
de pasajı inceleyip, bu maddeleri de anket formuna işlemenizi rica
ediyoruz. Aksi takdirde taramalar arası tutarlılık ve güvenilirlik
sağlanamamaktadır.
25. Özcü önermeler:
ÖZCÜLÜK (Essentialism): adeta doğuştan gelen, "doğamız itibarıyla sahip olduğumuz addedilen",
ezel ebed değişmeyen, dış etkenlerden etkilenmeyen özelliklerin olduğu
inancı... Bu yaklaşım, insan hakları ve demokrasi bilinci açısından önemli
sakıncalar taşır; klişe ve önyargıları besler ve onlardan beslenir, özgür
yurttaşların katılım ve etkileşimi sayesinde gerçekleşebilecek değişimi
yoksayar veya "yozlaşma, benliğini yitirme, özünden uzaklaşma" olarak
addeder..
Örneğin herhangi milletin kahraman ya da korkak, kadınların
anne.. vb. olduklarına dair önermeler, metaforlar (mecazlar), benzetmeler, ya
da metonimler.
26. Normatif Önermelerin Bilgi Önermesi (Pozitif Önermeler) olarak sunulması; olgular/bilgiler ile yorumlar/görüşlerin/dileklerin birbirine karışması; “yorumun/kanaatın/isteğin“ “olgu/bilgi“ olarak sunulması; pür betimsel, güya-nesnel (pseudo-objektif) bir anlatım tarzı. Bilgilendirme/çözümlemeden çok, yermenin/övmenin ön planda olması.
NORMATİF ifadeler: davranışların, özelliklerin
nasıl olmaları gerektiğine ilişkin (ahlaki, dinsel, duygusal, ideolojik,
politik vs..) görüşler, istekler, temenniler, nasihatlar, kanaatler...
BİLGİ önermeleri, POZİTİF önermeler: nesnel, bizim dışımızda objektif bir gerçekliğe sahip olan/olduğunu düşündüğümüz, gözlemle/deneyle doğrulanabilir/yanlışlanabilir önermeler...
BİLGİ önermeleri, POZİTİF önermeler: nesnel, bizim dışımızda objektif bir gerçekliğe sahip olan/olduğunu düşündüğümüz, gözlemle/deneyle doğrulanabilir/yanlışlanabilir önermeler...
Çoğu kez, bu normatif önermeler aynı zamanda özcü önermeler olarak
ortaya çıkmaktadırlar ve belli bir davranış, düşünüş biçimini aşılamayı
amaçlarlar. Eğitim sürecinde öğrencilere belli davranış biçimlerinin
benimsetilmeye çalışılması aslında eğitimin temel işlevlerinden birisidir ve bu
çok doğaldır. Sorun bu işlevin, niyetlerimiz, özlemlerimiz ve objektif
gerçekliklerin birbirine karıştırmadan yerine getirilebilmesi ve bu
davranışların öğrenciye doğru düşünme ve yargılama alışkanlıkları ile birlikte
kazandırılmasıdır. Sağlık-hastalık-mikrop gibi tıbbi metaforlar kullanılarak
iletilen -karmaşık toplumsal konulara ilişkin -mesajlar da, normatif
önermelerin bulgusal gerçeklermiş gibi sunulmasının bir aracı
olabilmektedirler.
27. Yazılanları doğrulamak için, bilimsel akıl yürütme ve kanıtlama
yöntemlerine başvurmak yerine, herhangi bir Otorite’nin sorgulanamaz yetkesine
gönderme yapılması. Herhangi bir Otorite’nin kutsallaştırıldığı izlenimi veren
ibareler. Sunulan bilgiyi, yorumu ve yargıyı mutlaklaştıran, bunun dışında
hiçbir bilgi, yorum ve yargının olamayacağı kabulüne dayanan ifadeler.
“Doğrular, etik önermeler ve benzerleri, bir Muhakeme sonucu
çıkarsanan şeyler olarak değil, şu veya bu Büyük Otorite (Bilim, Milli Çıkar,
Atatürkçülük, Çağdaşlık, Tarih vs..) öyle gerektirdiği için benimsenmesi
gereken şeyler olarak, dolayısıyla bir dogma olarak mı sunuluyor? ”Önermeler
temellendirilir, gerekçelendirilirken, dışsal bir otoriteye (“bilim”, “çağdaş
dünya”, “yöneticilerimiz”, “Atatürk”, “devlet”, “millet”, “dinimiz”.. )
gönderme yapılıyor mu? Akıl yürütme/kanıtlama/olgusal verilerle gerekçelendirme
mi, bir yüceliğin sorgulanamaz otoritesine başvuru mu ön planda? pozitif
bilimler bu doğrultuda istismar edilmiş mi?“ Eleştirel akıl, sözgelimi
geniş zamanlı cümlelerin çok yoğun kullanımı yoluyla, devreden çıkartılmaya
çalışılıyor mu?
28. Dersle-konuyla ilişkisiz aidiyet/itaat/biat simgeleri;
süslemeler.
29. Abes ifadeler, totolojiler, kendi içinde çelişen anlatımlar, yanlış
tanım, bilgi ve ifadeler, yanlış örneklemeler, tutarsız, ilgisiz bağlantılar...
Alakasız görsel malzeme, ezberci soru ve testler.. olgusal hatalar, güncel
olmayan bilgiler; yersiz konu seçimleri... Kurulmayan nedensellik
ilişkileri…
30. Entelektüel mülkiyet haklarına saygı gösterilmemesi (kaynakça,
görsel malzemeyi üretenler vs..)
SOSYAL BİLİMLER İÇİN EK ÖLÇÜTLER:
31. Birlikte barış içinde, farklı ama eşit biçimde
yanyana varolma kültürünün yerine “hoşgörü” teriminin içerdiği “örtülü
hiyerarşi”nin sürdürülmesi.
32. “Dinsel-milli-yerel” aidiyetlerin,
“evrensellik, insanlık ailesine mensubiyet” ve benzeri değerlerin aleyhine öne
çıkarılması..
33. İnsan haklarının sürekli geliştiği ve genişlediğinin gözardı
edilmesi ve tarihsel bağlamından kopartılması.
........
28 Temmuz 2016 Perşembe
Olağanüstü Yönetimde Asgari Standartlar
OLAĞANÜSTÜ YÖNETİMLER
Asgari Standartlar, 1982 Anayasası ve AİHS/OHAL 2016
I. Asgari standartlar
İnsan Hakları Uluslararası ve Avrupa Hukuku ilkelerine göre, olağanüstü dönem rejimi, usule ilişkin iki ve maddi sınıra ilişkin beş koşula yanıt vermelidir.
1. Duyuru ve bildirim, usule ilişkin ilkelerdir. Resmi makamlar, olağanüstü yönetime geçişten, uygulanacak ülkesel alan, alınacak önlemlerin içeriği ve zamanı ile bunların temel haklar üzerindeki etkilerinden halkı haberdar etmek zorundadırlar. Duyuru, ülke ölçeğinde saydamlık gereği olduğu halde, bildirim, uluslararası toplum ve diğer taraf devletlere yapılır. Burada amaç, Devletin belli yükümlülüklerini geçici bir süreyle yerine getirme olanaksızlığından -onları- haberdar etmektir.
Strasbourg organları, bildirim yokluğunda Devletin, Avrupa Sözleşmesi md. 15’ten yararlanamayacağına karar vermiş bulunuyor.
2. Maddi sınırlar: Olağanüstü yönetimlerin maddi sınırlarına gelince; bunlar, geçicilik, ölçülülük, uluslararası hukukun diğer ilkeleri ile bağdaşırlık, ayrım yapmama ilkesi ve, belli haklara dokunamama ilkesidir.
Bunların hukuk rejimi olması, mekân ve zaman bakımından kısmi ve geçici olması, ölçülü olması ve denetime bağlı kılınması ile doğru orantılıdır.
3. Kısmi ve geçici olması, olağanüstü rejimlerin, bunalım bölgeleri ve dönemleriyle sınırlı kalması, yani istisnai olması demektir. Aksi halde, kriz iktidarlarının kurumsallaşması, olağanüstü yönetimleri “olağanlaştırma” tehlikesini beraberinde getirir ve özgürlükler fikrinin aşınmasına götürür. Yurttaşların kriz iktidarları karşısındaki uyanıklığı azalır.
4. Orantılı olması, alınan önlemlerin durumun gerekleriyle sınırlı kalmasıdır. Özgürlük sınırlamaları, bunalımın aşılması ölçüsünde olmalı; hedefi ve amacı aşan kayıtlama ve yasaklamalara başvurulmamalıdır. “Sınırlandırılması veya durdurulması için başvurulan aracın, amacı gerçekleştirmeye elverişli, gerekli olması ve araçla amacın ölçülü bir oran içinde bulunması” anlatılmak istenmektedir.
Kriz durumunu aşmak amacıyla yürütme organına tanınan olağanüstü yetkilerin kullanılması, hem siyasal hem de yargısal denetime tabidir. Yürütme ve İdarenin işlem ve eylemlerine karşı olağan dönemlere oranla sınırlı olmakla birlikte, yargı yolunun açık tutulması esastır. Öte yandan, yürütme organı üzerinde siyasal denetim yetkisini kullanan Yasama erkinin işlemleri de Anayasa Mahkemesi’nce denetlenir.
Çağdaş demokratik bir anayasanın doğasından kaynaklanan olağanüstü durumlarda geçerli olması gereken genel ilkeler şöyle sıralanabilir: etkililik (alınacak önlemler), anayasallık (anayasal düzenin işletilmesi), hukuk devleti (temel gereklerinin korunması), bireysel özgürlük (temel haklar bütünü) ve demokrasi (halkın seçtiği organlarla birlikte karar alma ve denetim).
Sonuç olarak, hukuk düzenine bunalımın zorunlu kıldığı yetkilerin eklemlenmesi kaçınılmaz ise de, bu yetkilerin her zaman hukuk devletiçerçevesinde kalması da en az o derecede vazgeçilmezdir.
1982 Anayasasının öngördüğü sınırlama kuralları, bu genel ilkelerle ne ölçüde örtüşmektedir?
II. 1982 Anayasasında olağanüstü yönetim usulleri
Anayasa, iki ayrı olağanüstü rejim öngörmektedir. Birincisi “olağanüstü haller” (Mad. 119-120), diğeri ise, “Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali”dir (Mad. 122). Olağanüstü yönetimler, nedenler, yetki, düzenleme ve denetim olmak üzere dört öğe ile açıklanabilir.
1. Nedenler: Olağanüstü haller, genel olarak “iktisadi ve asayişle ilgili” nedenlere bağlı olarak iki ayrı maddede düzenleniyor. Birincisi, “tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım halleri” (Mad. 119); ikincisi ise, “Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması halleri”nde (Mad. 120) ilan edilen olağanüstü haldir. İlki “ekonomik olağanüstü hal”, öteki ise, “asayiş olağanüstü hali” şeklinde adlandırılabilir.
Olağanüstü hallerden daha katı bir yönetim biçimi olan “sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali”, şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma (...), şiddet hareketlerinin yaygınlaşması durumlarında (Mad. 122) ilan edilebilir.
2. Yetki: Olağanüstü yönetim usullerinin ortak özelliği, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde ilanının Bakanlar Kurulu’na verilmiş bir yetki olmasıdır. Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu bu yetkiyi, “ekonomik olağanüstü hal”de kendi değerlendirmesiyle doğrudan, diğerlerinde ise Milli Güvenlik Kurulu’nun görüşünü aldıktan sonra kullanabilir. İlan süresi altı ayı geçemez.
3. Düzenleme: “Anayasa’nın 15. maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı...” Olağanüstü Hal Kanunu’nda düzenlenir (Mad. 121). “Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde... hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağı... kanunla düzenlenir” (Mad. 122). Ayrıca olağanüstü yönetimler süresince Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, “olağanüstü halin ve sıkıyönetim hali”nin “gerekli kıldığı” konularda “Kanun hükmünde kararnameler” çıkarabilir (Mad. 121-122). Düzenleme, kaynağını Anayasa madde 91’de öngörülen “yetki kanunu”ndan değil, doğrudan doğruya bu maddelerden alır.
4. Denetim: İlan kararı, olağanüstü hallerde “hemen”, sıkıyönetimde ise “aynı gün” TBMM’nin “onayı”na sunulur. TBMM, her iki durum için sırasıyla, tatilde ise “derhal”, toplantı halinde değilse “hemen” toplantıya çağrılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulu’nun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya kaldırabilir. TBMM, gerekli gördüğü takdirde süreyi kısaltabilir, uzatabilir veya sıkıyönetimi kaldırabilir.
III. Hukuk devletini zedeleyici
Özellikle düzenleme ve denetime ilişkin hükümler, hukuk devleti ve olağanüstü yönetimlerin uluslararası standartları bakımından sorunlar yaratmaktadır.
İlk sorun olarak, “düzenleme farklılaşması ve karmaşası” dikkat çekmektedir. 1981’de uygulamaya konan “Olağanüstü Hal Kanunu” ve “Sıkıyönetim Kanunu”nun yürürlükte bulunmasına karşın, aynı alanlarda Kanun Hükmünde Kararname çıkarılması öngörülmektedir. Yasal ve yasa gücünde kararname ile düzenlemenin konuları çakışır mı? Özgürlüklerin sınırlanması açısından bir ayrım yapılabilir mi? Olağanüstü Hal Kanunu (Mad. 121/f.2), “Anayasa’nın 15. maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı...”nı düzenler.
Yine Sıkıyönetimde “...hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağı...” kanunla düzenlenir (Mad. 122/5). Buna karşılık, 119. ve 120. maddelerde öngörülen KHK’nın düzenleme alanı “olağanüstü halin ve sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konular”la belirlenmektedir. Acaba bu kayıtlar, “hak ve özgürlükleri” de kapsamına alır mı? Öğretide savunulan çoğunluk görüşüne karşın aktarılan maddelerdeki belirlemeler ve “yasa” ölçütünü temel alan 13. ile 15. maddeleri göz önüne alınarak, “kanun hükmünde kararnameler, hak ve özgürlükleri sınırlayamaz ve durduramaz” .
İkinci sorun, “yasama denetimi”ne ilişkindir. Anayasal açıdan kanun hükmünde kararnameler (KHK), Resmi Gazete’de yayımlanır ve aynı gün TBMM’nin “onayına sunulur”; bunların Meclis’çe onaylanmasına ilişkin süre ve usul, içtüzükle belirlenir (md. 121/son ve 122/3). Bu hükme karşın, yeni “içtüzük” hazırlanmamış ve yürürlüğe konmamıştır. Dolayısıyla söz konusu kararnamelerin Meclis’çe onaylanmasına ilişkin usul ve süre belli olmadığından, 1987’den itibaren yürürlüğe konan olağanüstü KHK’ler Meclis’çe onanmadığından, OHAL KHK’ler üzerinde “Yasama denetimi” sözde kalmıştır .
Üçüncü sorun, “Yargı denetimi”ne ilişkindir. Şöyle ki, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan KHK’ lerin şekil ve esas bakımından, Anayasa’ya aykırılık savıyla Anayasa Mahkemesi’ne dava açılamaz (Mad. 148/f.1). Yargısal denetim yasağı, olağanüstü yönetimlerin “hukuk rejimi” olma özelliğiyle ve Anayasa’nın öngördüğü hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır. “Bağdaşmazlık”, hukuk devletinin hem içeriği, hem de yapılanması yönünden ortaya çıkmaktadır.
IV. Hak ve özgürlüklerde “sapmalar”: Durumun gerektirdiği ölçü
Devlete, belli özgürlükleri belirli koşullar altında askıya alma ya da o özgürlüklerden sapma yapma olanağını veren olağanüstü durumlar kavramı çeşitli uluslararası sözleşmelerde yer almaktadır. İHAS’ın 15. maddesi , 1982 Anayasası md. 15 tarafından hemen hemen aynen alındı.
“Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşen Taraf, ancak durumun gerektirdiği ölçüde ve devletler hukukundan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla bu Sözleşmede öngörülen yükümlülüklere aykırı önlemler alabilir.” (İHAS, md. 15/2).
Bu madde başlıca üç ölçüt içermektedir:
1. Durum ve koşullar: Güvence altına alınan hakları sınırlamaya olanak tanıyan durum ve koşullar nelerdir? 15. maddenin “birinci fıkrası”, sadece “savaş durumu” veya “ulusun varlığını tehdit eden” başka bir tehlike durumunu öngörür. Bu gerekler, en çok ya da üst sınır niteliğinde olduğundan, Sözleşme’ye saygıyı gözetmekle yükümlü organlar tarafından yapılan denetimde titiz bir biçimde incelenmektedir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, konuya ilişkin ilk kararında, İrlanda’nın, 15. maddenin belirlediği duruma uygun bir olayla karşı karşıya bulunduğuna karar vermiştir: “Halkın bütününü etkileyen ve devletin bileşimi olan topluluğun örgütlü yaşamı için tehlike oluşturan istisnai ve pek yakın bir kriz ya da tehlike durumu.” Bu kararda “sapma” hükümlerine başvurmaksızın olağan hukuk düzeniyle aynı sonucun alınıp alınamayacağını araştıran İHAM, bu dönemde şiddet kullanan yasadışı bir ordunun (IRA) ve terörist faaliyetlerin alarm verici bir biçimde ağırlaşmasının varlığını, bu olayların hukuk düzeninin olağan kurallarıyla giderilmeyeceğini teyit ediyor.
2. “Durumun gerektirdiği” sapmalar: Sözleşmenin öngördüğü yükümlülüklere getirilen istisnalar, ancak “durumun gerekli kıldığı ölçüde” yasal ve meşru olabilirler. Avrupa Komisyonu ve Mahkemesi, ölçülülük ilkesi üzerinde çok sıkı bir denetim yapmışlardır. Buna göre, Sözleşme’de tanınmış olan haklara getirilen sınırlamalar, eğer kamusal tehlike hakkın ihlali ya da askıya alınmasını gerektirmeyen daha az sertlikteki araçlarla giderilebiliyorsa, haklı görülemez. Lawless davasında, sapma hükümlerine gitmeksizin olağan hukuk düzeniyle aynı sonucun alınıp alınamayacağını araştıran Avrupa Mahkemesi, mevcut olağanüstü durumla, ne olağan mevzuat ne de özgül yargı mercilerinin oluşturulmasıyla başa çıkılabileceğini, bunların iç barışı ve kamu düzenini yeniden kurmaya yeterli olamayacağını belirtmiştir. Böylece Mahkeme, Sözleşme’nin 18. madde gereğini de güvence altına alıyor: “Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.”
3. Uluslararası yükümlülük: Alınan önlemlerin, “uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer yükümlülüklerle çelişmemesi” gereği, 15. maddenin ancak bir “minimum standart” oluşturduğunu ifade eder. Üye devleti bağlayan Avrupa Sözleşmesi dışındaki insan haklarına ilişkin uluslararası belgeler, daha az kısıtlamayı gerekli kılıyorsa, kısıtlama -daha fazla değil- o ölçüde yapılmalıdır. Bu durumda hem Avrupa Sözleşmesi’ne hem de BM Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne taraf olan devlet, Sözleşme’nin “sapma”ya olanak tanımadığı hakları dokunulmaz olarak değerlendirmek zorundadır. Şu halde insan hakları bakımından daha koruyucu hükümler içeren belgeler karşısında İHAS md.15, “asgari standart” olarak yorumlanabilir.
V. Durdurma ve istisnaları
1982 Anayasası’na göre; “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde...” hak ve özgürlüklerde sapma yapılabilir (Mad. 15). Ancak, Anayasa’nın olağanüstü ortam ve koşullara ilişkin hükümleri, bunların uygulamaya geçirilmesinde hak ve özgürlükler ortak hukuk rejiminden uzaklaşma sorunu yaratmaktadır. “Güvencelere aykırı tedbirler” alınabilmesi bakımından ortak ölçüt söz konusu olmakla birlikte Anayasa, Sözleşme’den farklı olarak, hak ve özgürlüklerin kullanılmasının “kısmen veya tamamen durdurabilmesi”ne de olanak tanımaktadır.
Yalnızca “savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü haller”de mümkün olan durdurma ve güvencelere aykırı tedbirlerin (dérogation) üç önemli sınırı bulunmaktadır. Bunlar, “sınırlamanın sınırları” olarak nitelenebilir:
– Durdurma ve aykırı önlemler, öncelikle, uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemelidir (Bunlar Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası belgeler ve sözleşmelerle, uluslararası hukukun genel ilkeleridir).
– Durdurma ve sapma(lar), ikinci olarak, “durumun gerektirdiği ölçü”yü aşmamalıdır. İHAS madde 15’ten aynen alınan “ölçülülük” ilkesi, elverişlilik, gereklilik ve oranlılık ilkelerini içermektedir. Gereklilik, ulaşılmak istenen amaç için özgürlük sınırlamasının gerekli olması anlamını taşır. Elverişlilik; aracın amaca uygun olmasını zorunlu kılar. Orantılılık ise, aracın amaca göre bir denge içinde bulunmasıdır.
– Nihayet, durdurma ya da aykırı önlemler, 2. fıkrada sayılan yasaklarla sınırlı olmak zorundadır. Bunlar dokunulmaz alanlar olup, insan haklarının sert çekirdeğinin güvenceleri mutlak bir korumadan yararlanırlar: her zaman, her yerde ve herkes için geçerlidir.
VI. Dokunulmaz alanlar: Mutlak koruma
Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) düzenlemesi, büyük ölçüde örtüşmektedir.
1982 Anayasası’na göre;
i. Kişinin yaşama hakkı, maddi ve manevi varlığının bütünlüğü;
ii. Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz;
iii. Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez;
iv. Suçluluğu mahkeme kararıyla saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz (md.15/2).
AİHS’nin 15. maddesinin ikinci fıkrası da “dokunulmaz alanlar”a ilişkindir: Buna göre, “yukarıdaki hüküm meşru savaş fiileri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. madde ile 3. ve 4. maddeler (fıkra) ve 7. maddeyi hiçbir surette ihlale mezun kılmaz.”
Bunlar, “herkesin yaşama hakkı” (Mad. 2), kimsenin “işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işleme tabi tutulamaması” (Mad. 3), “kölelik ve kulluk yasağı” (Mad. 4) ve “ceza yasalarının geçmişe yürümezliği ilkesi”dir (Mad. 7). Bu belirtilen ilke ve yasaklar, sapma yetkisinin sınırlarını oluşturup hak ve özgürlüklerin dokunulamaz alanlarına ilişkin olduğundan -tıpkı Anayasa madde 15/II’de olduğu gibi- insan haklarının “sert çekirdeği” olarak da nitelendirilir. Sayı olarak sınırlı tutulmuş olmakla birlikte bu ilkelerin değeri, her zaman, her yerde ve herkes için geçerli olmalarından ileri gelir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. İbrahim Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku 1, 7.bs., İmge, 2013, s.97-112).
VII. OHAL 2016
Başarısız darbe girişiminin ardından ülke genelinde yürürlüğe konulan Olağanüstü hal (Any.md.120) için yukarıda sıralanan kriterlerin hepsi geçerli. Dikkat edilmesi gereken hususlar:
1. OHAL Zamanı: 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL’in gerekçesini oluşturan “yaygın şiddet hareketleri ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” nedenleri, 20 Temmuz 2015 Suruç katliamı ile ortaya çıkmıştı. Bu tarihten sonraki saldırılarda kaç yüz kişinin hayatını kaybettiği, kaç bin kişinin yaralandığı meçhul. Ne var ki, Hükümet, bu anayasal mekanizmayı, askeri darbe girişiminin bastırılmasından sonra işletti. Hatta, -diğer nedenleri tartışma gereğini saklı tutmak kaydıyla- şu bile öne sürülebilir: Eğer, anayasal nedenler çerçevesinde OHAL ilan edilmiş olsaydı; belki de zincirleme saldırıların ve darbe girişiminin önüne geçilebilecekti…
2. OHAL İşleminin hukuki niteliği: OHAL, Milli Güvenlik Kurulu’nun da görüşü alındıktan sonra, Cumhurbaşkanı Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından ilan edilen kolektif bir işlem ve iradenin ürünüdür. Ne var ki, CB’nin, “size bir sürprizim var” şeklindeki açıklaması, bu işlemin niteliği ile bağdaşmamaktadır. Buna dikkat çekilmesi, uygulamaya ilişkin sorunların izlenmesi ve denetimi bakımından önem taşımaktadır. Nitekim, uygulamanın ilk gününde, Hükümet tarafı, 3 aylık sürenin yarısı ile yetinilebileceğini söylerken; CB, tam tersine, bu sürenin iki katına çıkabileceğini beyan etti. Oysa, görev+yetki+sorumluluk üçlüsünde öne çıkan organ, -CB değil- Bakanlar Kuruludur.
3. OHAL’in Anayasal çerçevesi: OHAL, Anayasa’da öngörülen iki ana olağanüstü yönetim usulünden birincisi, askeri olmayanı ve en ılımlı olanıdır. İkinci kategori ise, “sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali”dir. Bu kategori, olağanüstü hal nedenlerine göre daha vahim nedenler sözkonusu olduğunda uygulamaya konur. Bu nedenle, olağanüstü hal rejiminde, md.15’te öngörülen hak ve özgürlük sınırlamaları en ılımlı biçimde (durumun gerektirdiği) yapılmalıdır. Kısacası, şu anlayış hakim kılınmalı: Türkiye savaş veya seferberlik halinde değil, sıkıyönetim de yürürlükte değil; sadece olağanüstü hal geçerli. Bunun hak ve özgürlükler açısından anlamı şu: zorunluluk varsa sınırlama yapılmalı ve en azı ile yetinmeli.
4. Kanun hükmünde kararnameler: Anayasa’ya göre; “Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir.” Hemen belirtelim ki, hak ve özgürlükler, ilke olarak OHAL KHK’lar ile düzenlenemez; çünkü, bu konular, aynı maddeye göre, Olağanüstü Hal Kanunu ile düzenlenir: “Anayasanın 15 inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, … Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenir.”
5. Askıya alma yok: Ancak olağanüstü hal ilanının uluslararası hukukta sonuç doğurabilmesi için ilan edilmesi yeterli değil, bunun resmi olarak Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine de bildirilmesi gerekiyor: “Aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.” (AİHS, m.15/3).
Bu nedenle, Başbakan yardımcısının yaptığı açıklama doğrultusunda gazetelere yansıyan “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin askıya alındığ”ına dair bilgiler resmi durumu yansıtmamaktadır.
Nitekim, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğinin yaptığı açıklamada da, Türkiye’nin geçici bir süreyle sözleşmenin bir kısmında sapma yapma niyetini bildirdiği yönünde açıklama yaptı.
Sözleşme sistemi yürürlükte olduğundan, Avrupa Mahkemesi denetimi de devam edecektir. Bilindiği gibi Türkiye’ye yönelik en ağır ihlal kararları, 1990lı yıllarda Güneydoğu’da Olağanüstü Hal uygulanırken gerçekleşen ihlallere ilişkindir.
2016 OHAL’i uygulamasında 1990’lı yıllara göre fark, bireysel başvuru nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin de devrede oluşudur.
6. Anayasa Mahkemesi (AYM) Denetimi: Anayasa Mahkemesi’nin denetimi iki düzlemde gündeme gelir, OHAL KHK’sı üzerinde ve bireysel başvuru üzerine.
Anayasa md.148’e göre, OHAL KHK’sına karşı Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkenmesi’ne dava açılamaz. Bununla birlikte, AYM, OHAL KHK yetkisinin kötüye kullanıldığı gerekçesiyle dolaylı bir denetim yolunu açtı. AYM, 9.5.1990 günlü Kararname’nin,” Olağanüstü Hal KHK kuralları niteliğinde olmadıkları”nı saptadığı maddelerini Anayasa’ya aykırılık yönünden iptal etmiş; “Olağanüstü Hal Khk niteliğinde gördüğü” maddelerini –anayasaya aykırı olsalar da- yetkisizlik nedeniyle iptalden kaçınmıştır ( bkz.AYMKD-27, s.92-109).
2016 OHAL KHK’sı üzerinde AYM’nin denetim yolu dolaylı olarak da olsa açılmış bulunuyor. İki açıdan: bireysel başvuru yolu ve bunun üzerinde Avrupa Denetimi bakımından.
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu açıldığından; AYM, OHAL KHK’sının Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla muhtemel bir başvuruda, KHK uygulamasından doğan hak ihlallerine karşı kendisine yapılabilebilecek başvuruları göz önüne alarak, çok dikkatli ve duyarlı davranmak durumundadır. Hatta, 1990’a göre, “denetim yasağı” sınırlarını belirleme konusunda daha rahat hareket edebilecektir.
AYM kararlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uygun olması gereği, Anayasa Mahkemesi yargıçlarını, hem daha özenli hem de daha cesur davranmaya yönlendirmelidir.
7. Danıştay denetimi: Olağanüstü hal döneminde idare makamları işlemlerinde çok dikkatli davranmalıdır. Danıştay, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununa göre görevine son verilen kamu görevlilerine ilişkin içtihadı birleştirme kararında, OHAL uygulamalarında hukuka uygunluk denetimi açısından yaratıcı bir yorumla olağanüstü hallerin tabi olduğu ölçütleri kullanmıştır: ölçülülük ilkesi, hukuk rejimi ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülükler (Danıştay İBK, E.1988/6, K.1989/4).
Danıştay denetimine, 2016 OHAL uygulamasında Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denetimleri eklenmiş bulunuyor. Bu nedenle, olağanüstü hal makamlarının kamu görevlilerine ilişkin işlemleri, yargısal denetim süreci ışığında yapılmalıdır.
8. TBMM Denetimi: OHAL KHK, “Resmi Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir” (md.120/son). “Aynı gün” Meclise sunulduğuna göre, “onaylama işlemi” makul bir sürede gerçekleştirilmeli; geçmişte olduğu gibi yıllara yayılmamalı. Hızlı denetim, iki açıdan önemli:
- Kanunlaşması anından itibaren AYM denetim yolunu açmak için,
- OHAL uygulaması üzerinde TBMM’nin denetim yapabilmesi için.
Bu amaçla, TBMM gündeminde bulunan İçtüzük değişikliği, bu açıdan da gerekli düzenlemeleri içermelidir.
9. Kamuoyu: Yurttaşların, OHAL yönetimine ilişkin düzenlemeleri ve uygulamaları yakından izlemeleri ölçüsünde, OHAL adına karar alan ve uygulamaya koyan yöneticileri ve görevlileri uyarma ve denetleme olanağına sahip olurlar. Buradaki başlıca ölçüt, OHAL’in ilan edilme nedeninin sürekli gözönünde bulundurulması olmalıdır. Kuşkusuz bu konuda ilk görev medyaya düşmektedir; ancak, sivil toplum örgütleri bu konularda ortak tavırlar geliştirebildikleri ölçüde medyayı da etkileyebilirler. (İK/BA)
Ibrahim Kaboğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






